Yerküre devasa bir mezarlıktır

tiziano-terzani
ikarakas
Nisan25/ 2013

Tiziano Terzani’nin, oğlu Folco Terzani ile ölmeden önce yaptığı bir sohbetten alıntılar:
Şu yeşil manzaradan tabiata doğru bak, dikkatle bak ve ona kulak ver… Guguk sesleri; ağaçlarda öten kuşlar… Çimenlerin arasında cırcır böcekleri, yaprakları okşayan rüzgârın sesi. Kapımda bekleyen ölümün asla bulaşamadığı, kendine ait bir nefesi olan, yegâne ve ölümsüz büyük orkestra.
Karıncalar yollarına devam ediyor, kuşlar Allah”a şarkı söylüyor ve rüzgâr bir o tarafa bir bu tarafa üfleyip duruyor. Ne büyük bir ilim. Bu yüzden böyle keyifliyim. Aylardır, her tarafa ışık saçan bir mutluluk yumağı hissediyorum içimde. Daha önce hiç böyle rahat ve huzurlu olmadım gibi geliyor.

Eğer bana nasıl olduğumu soracak olursan, sadece “mükemmel” diye cevap verebilirim. Zihnim özgür ve kendimi harika hissediyorum.
Sadece şu zayıf düşmüş bedenin her tarafı sızlıyor. Geriye kalan tek çare ondan kurtulmak ve onu kaderine terk etmek.
Onu paramparça edip toprağa çevirecek maddenin kaderine… Korkmadan, çünkü ölüm dünyanın en doğal şeyi. Evet, çok az vaktim kaldığı için, son bir şey yapmak istedim: seninle konuşmak.

35 yıldır- kaç yaşındasın sahi? 33?- hayatımın bir parçası olan sen, bir evlat perspektifinden bu uzun seyahati izleyerek bize eşlik eden sen.
Hep buradaydın ve evet biliyorum, buna rağmen benim hayatımı tümüyle tanımıyorsun. Babam öldüğünde onun hayatına dair çok az şey bildiğim için, onunla bu mevzularda konuşarak biraz vakit geçirmediğim için üzülmüştüm.

FOLCO: Peki, öleceğini gerçekten kabullendin mi baba?

TIZIANO: Biliyor musun, ‘Ölüm’ sakınmak istediğim bir şey. Hintçe ‘bedeni terk etmek’ tabirini -sen de buna benim gibi alışkınsındır- çok daha güzel buluyorum. Bu terk ediş anı hiç yaşanmamışçasına yok olmak benim hayalim olabilirdi. Ölüm diye anılan hayatın son perdesi beni korkutmuyor çünkü ona hazırlandım.

Sen yaşlarda durumun aynı olduğunu söyleyemem. Ama benim yaşımda bu böyle… İstediğim her şeyi yaptım, korkunç yoğun yaşadım ve herhangi bir şeyi kaçırdığımı sanmıyorum. ‘Ah keşke sunu ya da bunu yapmak için birazcık daha vaktim olabilseydi’ dememi gerektirecek bir şey yok. Bütün kadim bilgelerin ve büyüklerin kavradığı ve benim çok önemsediğim iki üç meseleden dolayı ölümden korkmuyorum.

Bizi ölümden korkutan nedir?

Ölüm anını düşündüğümüz zaman bizi korkuyla titreten şey, o an sahip olduğumuz her şeyin bir anda yok olacağı tasavvurudur. Önce bedenimizin… Ona ne kadar korkunç bir anlam yüklemişizdir!

Onunla nasıl yetindiğimizi, onunla kendimizi nasıl özdeşleştirdiğimizi bir düşün. Kendine bir bak, genç ve güçlüsün. Ben de öyleydim. Formda kalabilmek için kilometrelerce koşardım, jimnastik yapardım.
Uzun, düzgün bacaklarım, gür bıyıklarım ve siyah, gür saçlarım vardı. Genç ve yakışıklı bir adamdım. ‘Tiziano Terzani’ diye seslenildiğinde böyle bir beden tanıtırdı kendini.

Gülünecek şeyler bunlar. Şimdi nasıl göründüğüme bak. Bir deri bir kemik. Şişmiş bacaklar, balon gibi yuvarlak bir göbek, …
Vücudun geometrisi kafamıza yansıyor: Önce geniş omuzlarım ve dar kalçalarım vardı, şimdi dar omuzlarım ve kocaman bir göbeğim var. Neden bu bedene bağlanayım?
Her gün biraz daha zayıflayan, saçları günden güne dökülen, sadece topallayabilen ve cerrahların sürekli kırpıp durdukları bir bedene bağlanmak niye?

Biz bu beden değiliz. Neyiz o halde?

Ölümle birlikte kaybetmekten ürktüğümüz her şeyin bu olduğunu sanıyoruz: kimliğimiz. Mesleğinle özdeşleşmişsindir; gazeteci, avukat, banka müdürü gibi…
Artık büyük bir gazeteci, başarılı bir banka müdürü olamayacağın, ölümün bütün bunları elinden alacağı, hepsini bir anda kaybedeceğin düşüncesi sarsar seni.
Ve sana ait olan her şey; bir bisiklet, bir araba, ömrün boyunca yaptığın tasarruflarla aldığın kıymetli bir tablo, bir arsa, deniz kıyısında bir ev…
Hepsi senin! Ve şimdi ölüyorsun ve hepsini kaybediyorsun. Ölümden korkmamızın nedeni, kalbimizi bağladığımız varlıklarımızdan, arzularımızdan, bütünleştiklerimizden vazgeçmek zorunda kalmamızdır.
Ben bunları arkamda bıraktım. Son yıllarda bütün bunları bir tarafa attım ve şimdi bağlandığım hiçbir şeyim yok.
Elbette ki taşıdığın isim değilsin, eğitimini aldığın meslek ya da deniz kıyısındaki ev değilsin. Kadim bilgelerin; sufilerin, yunan bilgelerinin, Himalayalar”daki sevgili risi”lerin öğrettikleri gibi, yaşarken ölmeyi öğrenebildiğin zaman bu nesnelerle özdeşleşmemeye alışıyorsun ve bütün bunların ne kadar sınırlı, ne kadar gelip geçici, gülünç ve fani şeyler olduğunu anlıyorsun.
Deniz kıyısındaki evin bir gün ‘Bomm!’, bir fırtına sonucu parçalandığında; yıllarca –senin gibi- evladım dediğin, düşündüğün ve bazen endişelendiğin oğlun evden ayrıldığı bir gün ansızın kafasına bir tuğla düşmesi sonucu ‘Bomm!’, her şey ansızın bittiği zaman, o zaman bu kadar kolayca yok olabilen bir şeyin ‘sen’ olamayacağını kavrıyorsun.
Ve işte hayatının akışında bu nesnelerin ‘sen’ olmadığını kavramaya başladığın zaman onlardan ayrılıyorsun ve onları bir kenara bırakıyorsun. O zaman senin için en değerli olan şeyleri de bir tarafa bırakıyorsun, benim annene olan sevgimi bir tarafa bırakmam gibi…
Birlikte olduğumuz kırk yedi yıl boyunca anneni sevdim ve eğer bu sevgiyi bir kenara bırakıyorum diyorsam bu, onu artık sevmediğim anlamına gelmiyor, artık bu sevginin kölesi olmadığım, artık ona bağlanmadığım, artık ondan da koptuğum anlamına geliyor. Bu aşk benim hayatımın bir parçası ama ben bu aşk değilim.
Bir çok şeyim ben… Yahut da hiçbir şeyim. Ama tek bir şey değilim. Ve ölüm esnasında, bu aşkı, Orsigna’daki bu evi, seni ve Saskia’yı, mesleğimi kaybetme düşüncesi beni etkilemiyor. Bu beni korkutmuyor çünkü buna alıştım. Bunları bana Himalaya öğretti; onun zirvelerindeki yalnızlık, tabiat, talih, bu hastalığa duçar olmak ve bu konular üzerinde tefekkür edebilme imkanını yakalamak…

Sadece yaşlanmayıp aynı zamanda olgunlaşan bir insanın (öyle olduğumu ümit ediyorum) hayatındaki diğer mühim bir nokta, arzularına karşı sergilediği tutumdur. Arzu büyük bir içgüdümüzdür.
Colomb Hindistan’a ulaşan yeni bir yol bulabilme arzusunu hissetmeseydi Amerika”yı keşfedemeyecekti. İnsanlığın bütün gelişimi yahut gerilemesi, başka bir ifadeyle, bütün bir medeniyeti yahut ilkelliği arzulara dayanır; türlü çeşit arzulara, en basitinden başlarsak, fiziksel olarak, bir başkasının etine sahip olabilme tutkusundan…

Arzu inanılmaz bir içgüdüdür, bunu asla inkar edemem. Mühimdir ve insanlık tarihini etkilemiştir.

Ama bir saniye: daha dikkatli bakacak olursak, nedir bu arzular? Sıyrılamadığın bütün bu ihtiyaçlar nedir? Özellikle bu toplumda bizleri, sürekli yenilerini üretip süpermarketten en banal, en nesnel olanları tercihe zorlayan ihtiyaçlar. Bu nesneleri arzulamak faydasızdır, banaldır, gülünçtür.

İsteyen biri için hakiki arzu kendin olabilmek arzusudur. Yürekten arzulanması mantıklı olabilecek şey seçenekler karşısında durmamaktır, çünkü gerçek tercih iki ayrı dış macunu, iki ayrı kadın, iki ayrı araba arasında karar vermek değildir. Kendin olmakda karar kılmak doğru tercihtir. Eğer düşünmeye alışabilirsen ve bu doğrultuda alıştırmalar yapabilirsen, eğer bu konuda tefekkür edebilirsen –tefekkür edebilirsen!- o zaman anlayacaksın ki, her arzu bir nevi köleliktir. Zira, ne kadar çok arzularsan o kadar sınırlarsın kendini. Artık başka hiçbir şey düşünemeyecek, hiçbir şey yapamayacak kadar büyük bir güçle arzuladığın zaman, o arzuların kölesi olursun.

Yaşın ilerlediği ve olgunlaştığın zaman, bir ihtimal, hepsini görmeye başlarsın…

(gülüyor)

… Ve bütün bu arzulara gülebilirsin, şimdikilere ve daha eski olanlarına; hiçbir şeye yaramadıklarına, bütün diğerleri gibi, hayatın kendisi gibi fani olmalarına gülebilirsin. Ve onlardan tümüyle kurtulmayı, onları ortadan kaldırmayı öğrenirsin. Herkesin son arzusu olan uzun bir ömür dileği de bunlara dâhil. „İyi, güzel… Para ve şöhret istemiyorum, hiçbir şeyde gözüm yok artık. Ama bana bir on yıl daha bahşedebilecek bir iksir için nelerimi vermezdim” düşüncesi…

Benim böyle bir arzum da yok artık. Yok artık…

Kendimi mutlu sayabilirim. Himalayalar”daki kulübede geçirdiğim yalnız yıllar bana arzulayacak hiçbir şey olmadığını öğretti. Orada hayvanların da geldiği bir pınardan tedarik ettiğim bir miktar içme suyundan başka hiçbir şeye ihtiyaç duymadım. Yemek için ateşte pişirebildiğim biraz pirincim ve sebzem vardı. Ne isteyebilirdim? Sinemaya gelen yeni bir filmi mi? Ne verecekti o bana? Hayatımda neyi değiştirecekti? Hiçbir şeyi, hiçbir şeyi! Şimdi benim önümde başıma gelecek belki de en tuhaf, en enteresan, en yeni şey duruyor.

İşte hayatta kalmayı artık istemememin nedeni bu. Çünkü bu dünya artık bende merak uyandırmıyor. Ben onu içinden ve dışından, her tarafından gördüm ve içime doğabilecek arzular beni artık hiç ilgilendirmiyor. Tek gerçek ölümdür.

(gülüyor)

…Yaşayabileceğim en yeni şey, çünkü onu henüz görmedim, hiç yaşamadım.

Belki de bir şey değildir, belki de sadece gece uykusu gibidir. Sonuçta her gece ölüyoruz aslında. İnsanı bedeniyle ve taşıdığı isimle özdeşleştiren, insanı uyandıran bilinç; telefona ya da öğle yemeği davetine götüren arzular, gece uykusu sırasında hepsi yok olur. Bir tarafın hala burada olsa da, yani rüya gördüğün için…

Ama rüyayı gören kim, Rüyalarının sessiz şahidi kim?

Belki de ölüm uykuya benzer bir olay. Belki de değil. Ama bir konuda seni temin ederim Folco; ben bu randevuya, korku filmlerinde canlandırıldığı gibi, elinde orağıyla beni bekleyen siyah bir adama gider gibi gitmeyeceğim.
Bir iç huzuru ve daha önce hiç olmadığı kadar hafiflemiş bir kalple gideceğim. Bu kombinasyonun oluşmasında sanıyorum, sana daha önce açıklamaya çalıştığım gibi; ölmeden önce ölümü bir nebze öğrenmiş olmam, arzularımdan sıyrılmış olmam; sürekli sonsuz sayıda insanların doğduğu, öldüğü, doğduğu, öldüğü ve bütün insanlarının doğum, yaşam ve ölüm konusundaki tecrübelerinin müşterek olduğu Hindistan”ın kutsal coğrafyasından kazandığım hislerin bir faktörü vardır.

Ölüm bizi niçin böyle korkutuyor? Herkes onu yaşadığı halde! Milyarlarca, trilyonlarca insanın, Babilliler, Hotantolar, hepsinin yaşadığı… Ama eğer sırada biz olursak- ah! O zaman kaybederiz.

Böyle bir şey mümkün mü? Herkesin yaptığı şey bu!

Eğer düşünürsen –ve tabi bu çok kurgulanan güzel bir benzetme- , üzerinde yaşadığımız yerküre aslında büyük bir mezarlıktır. Bütün mezarlıklardan çok daha büyük, devasa bir mezarlık.
Kazımaya başlasak, her yerde parçalanmış, toprak olmuş kemik parçalarına, yaşam kalıntılarına rastlarız.
Ne kadar sonsuz sayıda varlığın bu toprağın altında olduğunu tahayyül edebiliyor musun?
Hepsi burada! Uçsuz bucaksız bir mezarlığın üzerinde yürüyoruz…
Ne kadar garip, çünkü biz mezarlıkları hep yas tutulan mekânlar olarak telakki ederiz, hüznün ve gözyaşının mekânları…
Bu devasa mezarlık ama, bu yerküre muhteşemdir! Karıncaların ve fillerin üzerinde yürüdükleri, her tarafından çiçekler fışkıran dünya! Tabiat!

(gülüyor)

Eğer böyle görebilirsen, senden kalanların yeniden onun bir parçası olacağını düşünürsen; bu paylaşılamayan hayatın, bu gücün, bu zekânın bir parçası olacağını…
Her ne kadar düşüncelerimizle tasvir edemesek de, bir sakal yakıştırıp adına Tanrı diyebileceğin, belki de hepsini bir arada tutan büyük ruhun bir parçası… O zaman korkmazsın ölümden…

Tiziano Terzani Kimdir?
Tiziano Terzani 1938 yılında Floransa’da doğdu. Pisa’da hukuk eğitimi yapan Terzani kariyerine Olivetti firmasında başladı.
Uzakdoğu’ya, Japonya’ya doğru yaptığı iş seyahatleri sırasında Çince öğrenmeye karar verdi. 1971 yılında ailesiyle birlikte Spiegel dergisinin muhabiri olarak Singapur’a gitti.
Bu sırada Corriere della Sera ve La Republica gazeteleri için de makaleler yazdı. 1975 yılında Kuzey Vietnamlı komünistler Saygon şehrini işgal ettiklerinde şehri terk etmeyen az sayıdaki Batılı gazeteci arasında yer aldı
1984 yılında Pekin’de karşı devrimcilikle suçlanarak sınır dışı edildi. Hong Kong, Bangkok, ve Tokyo’da yaşayan Terzani, Yeni Delhi’yi ikinci vatan edindi.
Çinli bir falcının, başına bir uçak kazası geleceği kehanetinde bulunması seyahat düşkünü gazeteciyi uçaklardan uzaklaştırdı.
Kara yoluyla yaptığı yolculuklarda biriktirdiği anılarını ‘Kanatsız Uçuşlar’ isimli kitabında topladı.
1994 yılından itibaren ailesiyle birlikte Himalaya eteklerinde bir kulübede hayatını devam ettirdi. 11 Eylül saldırılarından sonra Amerika”ya döndü ve New York”taki evine çekildi.
Oriana Fallaci”nin İslam ve Doğu kültürüne karşı geliştirdiği saldırgan üslubunu ‘Öfke ve Gurur’ isimli kitabıyla cevapladı.
2004 yılında kansere yenik düşen bu barış elçisi arkasında Budizm, Yoga ve Sufizm”e dair çok kıymetli çalışmalar bıraktı.
Uzakdoğu felsefesinden derinden etkilenen Terzani’nin makalelerinde mistik duygusallık, tarihi ve politik yorumlarla harmanlanmıştır.

Dünya medyasında sarsılmaz bir yer edinmiş bu meşhur ve sıra dışı gazetecinin dilimize kazandırılan yegâne eseri, kansere yakalandıktan sonra yaptığı son yolculuklarını, ruhsal hesaplaşmalarını ve ibret dolu hayat tecrübelerini anlattığı kitabı: ‘Bir Atlıkarınca Turu Daha’

Etiketler: