Beni Afrika’daki açlar değil kadınlar uyutmaz.

Teoman
iaydinlar
Nisan15/ 2013

17.04.2006 tarihinde Aksiyon dergisinin Teoman ile yaptığı röportaj.

İstanbul Teşvikiye’de antika mobilyalarla döşenmiş bir ev. Yüzlerce kitaba, piyano ve gitara döşeklik eden salon, gün ortasında perdeleri çekildiğinden olsa gerek loş bir atmosfer içinde. Çok da şaşırtıcı değil bu manzara aslında; çünkü evin sahibi okumayı, karanlığı ve sorgulamayı seven biri. Teoman’dan bahsediyoruz; değişimin kaçınılmazlığını vurgulayan, bu nedenle “Tutarsız olduğum anlaşılabilir.” diyen rock müziğin tanınan isminden… Sevenlerin çok sevdiği, nefret edenlerin de çok nefret ettiği Teoman’la kendisini ve müziğini konuştuk.

-‘En Güzel Hikayem’den sonra ‘Dursun Dünya’ diyorsunuz. Karşımızda demlenen bir Teoman mı var acaba?

Belki demlenmişimdir. Hayatımın en mutlu dönemini geçiriyorum. Geç oldu, güç oldu; ama oldu herhalde. Ben artık dünyayı durdurmak istemiyorum. Çocukluğumu düşününce o zamanlar hayat çok ağırdı, dünyayı sevmezdim. Dursun Dünya, o zamana ait.

-Hem geçmişi hem de şimdiyi var eden bir hayat çok ağır olmalı…

Bilmiyorum. Çocuksu meslek olduğu için müzisyenlik, onu yaşamaktan vazgeçmedim. Başka bir meslek olsaydı, değişirdim sanırım. Eski anıları çağırıyor, o ağırlığı yeniden yaşıyorum. Şarkı yazma süresini kısaltıp o travmadan kurtulmaya çalışıyorum.

-Albümün dikkat çeken parçalarından biri, 1980 Askerî Darbesi ile idam edilen Erdal Eren ve onun vurduğu asker Zekeriya Öngen için yazdığınız İki Çocuk. Böyle bir parçayı albüme sokan nedir?

Benim kalbim, Erdal Eren’in o askeri vurmadığına inanıyor. Otopsi raporları, vuramayacağını gösteriyor; sonrasında kurşunlar kayboluyor çünkü. 20’li yaşlarında bir çocuk ölüyor, ondan küçük biri de öldürdüğü varsayılarak asılıyor. İkisi de kurban… Ben Erdal Eren’in üstüne yoğunlaştığımda, Zekeriya Öngen önemsiz gibi kalıyordu. O zamanki röportajları okuduğumda asker Zekeriya Öngen karakteri kanlı canlı oldu. Baktım ki içim ona da acıyor. Yanıldığımı anladım.

-Sosyoloji okudunuz. Bu, ideolojik bir tahayyülü de beraberinde getiriyor. Oysa giderek depolitize olan bir Teoman var.

Sosyoloji, insanın kafasını çok karıştıran bir bölüm. Bana kuralları öğretti; ama istisnaların çok olduğunu da… 1995’te mezun oldum ve iyi ki sosyoloji okudum. Şarkı yazdırmadı; ama bir dünya perspektifi sundu. Kafamı da karıştırdı tabii. Benim kendi siyasal tercihlerim var. Ama kendimi angaje biri olarak hissetmek istemiyorum.

-Bunları anlatan Teoman, “Beni Afrika’daki açlar değil kadınlar uyutmaz.” nasıl diyebilir?

Tabii orada sert bir ifade var, insanı olduğundan daha kötü gösteren bir ifade ki ben sadece şunu söylemeye çalıştım: Ateş, düştüğü yeri yakar. Ebu Garip’te işkence gören bir insanı duyunca boş geçebilirsin; ama oradaki çocuğun yüzü gerçek insana dönünce, o acıyı hissedebiliyorsun.

İDEOLOJİLERE İNANMIYORUM

-Medyada alkole, kadınlara düşkün bir tip olarak sunuluyorsunuz. Bir sabah kalkıp aynaya baktığınızda “Ya Teoman ne yapıyorsun?” dediğiniz oldu mu?

İlk röportajlarımda onlara “Sunduğunuz ben değilim.” dedim. Sonra da ipin ucu kaçtı. Konserde iki tane sigara içmişsin, her yerde sigaralı resimlerin yayımlanıyor. Sigara yan bir şeyken, birden flaşe oluyor. Onlara gözümü kapadım. Çıktığım programları görmeyeli yıllar olmuştur. Çok fazla gazete okumam, televizyon izlemem.

-Bu yolun geri dönüşü yok mu?

Ben, dünyayı değiştirmeye çalışan ideolojilerin özgürlük karşıtı olduğunu düşünüyorum. İdeolojilere inanmıyorum. Her şeyi bir bütün olarak algılamaktansa, eşinle dostunla tanımlıyorsun. Dünyaya ayıracak zamanım yok benim.

-Rock müzikteki toplumsallık elbisesini çıkarıyorsunuz o halde.

Türkiye’de rock, eğlence için yapılan bir şey; ama daha toplumsal algılanıyor. 1960’ların rock ve folk müziğinde sosyal bir anlatım tarzı var; ama ben direkt bireyciyim.

-Bu, ‘Ben kendimi kurtarayım da ne olursa olsun’ gibi bir kolaycılığa götürmez mi?

Eninde sonunda öyle ama. Değiştiremeyeceksiniz, “Benim için dünya sevdiklerimden ibaret.” diyorsunuz. Bu abartıldığında faşizme bile götürür; ama benimki öyle değil.

-Anlattığınız dünyanın anahtar kavramlarından biri de yabancılaşma. ‘İki yabancı’ metaforu, bu albümde bir kez daha karşımızda.

Benim kafamda hep olan bir şey var: İletişimsizlik. İnsanlar, bir şekilde anlaşamıyorlar. En yakınınızla bile bir mesafeniz var. Kendinizle bile…

-Önceki albümde hayattan istifa etmeye hazırlanan, fazlaca yabancılaşmış bir Teoman vardı. Beş yıl önce yakın arkadaşı Yavuz Çetin’i de bu şekilde kaybeden Teoman buna cesaret eder miydi?

Yavuz öldüğünde çok üzülmüştüm. Kızdım Yavuz’a; ama yapacak bir şeyi yoktu çocuğun. Ben yaşamaktan yanayım. Öyle bir şey yapmam. Hayatı çok sevmiyorum; ama ölümü göze alamam. Daha güzel bir yer olabilir…

-Ölümden sonra bir hayatın varlığına inanıyor musunuz?

Umarım vardır. Cennete gitmek isterim.

-4 yıl önce “İnanç ve inançsızlık arasında gidip geliyorum.” diyordunuz. Bu savrulma, hali hazırda ne durumda?

Hayatım boyunca, ateizm ile aşırı inanç arasında gidip geldim. Ben başıma gelen her negatif olayda kendime en yakın olarak Allah’ı bulduğum için ona inanıyorum. O kadar yalnız bir çocuktum ki, kimseyle hiçbir şey paylaşmazdım. O zaman diyalog kurabileceğiniz tek güç Allah oluyor. Benimle ilgili en çok şeyi bilen, Allah. O’nu seviyorum.

-“Hz. Muhammed zamanında yaşasaydım, onun etrafındakilerden olurdum” diyorsunuz. Neden?

Benim tarihte sevdiğim bir şahsiyet, o. Çocukluğumda din konusunda taktığım bir dönemim de var. Kur’an Kursu’na da gittim. Eskiden Arapça da okuyordum. Aslında Kur’an diliyle ilgili geçtiğimiz günlerde tekrar bir kitap aldım. Hatırlayayım istedim. Unutmuşum. Hz. Muhammed’i Allah’ın Resulü olmasının yanında iyi bir sosyal planlamacı veya mühendis olarak da gördüğümden; onun çağdaşlarının fersah fersah ötesinde bir insan olduğunu düşünürüm. Döneminde yaşasaydım, etrafındakilerden biri olurdum. Hz. Muhammed ve öğretisi benim dünyaya bakışımı oluşturan şeylerden birisi. Benim hamurum orası.

-Babanızı erken yaşta kaybetmeseydiniz hayatınız nasıl olurdu?

Babamın kendisi gibi yokluğu da beni var etti. Yaşasaydı çok daha mutlu birisi olurdum. Bana hep şu söylenirdi: “Baban yaşasaydı, hayat çok daha güzel olacaktı.” En büyük travmam oydu. Babam yaşasaydı bugünkü Teoman olmazdı. Şarkı yazmazdım; ama mutlu yaşardım.

-Mutluyken üretmek yerine yaşamayı mı tercih edersiniz?

Mutluyken elime kâğıt kalem gelmiyor. Ben ‘olacaklar olacak’ modundayım. Şimdiye kadar bir blokajla karşılaşmadım. Hep bir şeyler çıktı. Ama çıkarmasam ve hayatı yaşasam, daha memnun olurum. İnsan olarak hepimiz tatminsiziz. Deniz kıyısında beş saat denizi izleyen birisi, benim için bir sürü kitap yazmış birisinden çok daha değerli.

-Olmak istediğiniz o mu?

O aslında; ama değilim.

-“Türkiye’nin gidişatına karşı da, savaşa karşı da kayıtsızım” diyorsunuz. Bu duyarsızlık vicdani bir karşılaşmaya çıkarabilir mi?

Kayıtsızım derken, bu aslında kendi kontrol mekanizmamla yarattığım kaçış da… Eşim, dostum, sevdiğim insanlar… Benim için dünya 100-150 kişiden ibaret. Kayıtsızlığı belki de bilinçli olarak seçtim.

-1996’da Roxy’de ‘en iyi rockçı’ seçilen Teoman bugün popun üstünde, rock’ın altında konumlandırılıyor. Sahi, neredesiniz?

Ben ikisine de uzak kalmak istiyorum. Rock müziğin bazı şeylerini inceliksiz, kuralcı buluyorum. Hoşuma gitmeyen bir cehaleti de var. Eninde sonunda her şey üniformaya dönüşüyor. O zamanlar özgürleştirici bir şey diye saç uzattık; ama boşunaymış. Ben olduğum yeri tutmak istiyorum.

MAKAS YAPIP, SOFU OLABİLİRİM

-Kaçışları çok seviyorsunuz değil mi?

Ödlek olduğum için herhalde…

-Ben içe kaçışlardan bahsediyorum. Tek şeritli kaçışlardan…

Öyle alıştım… Ama artık değişiyorum, farkındayım. Eskiden çok daha sert bir yalnızlık vardı.

-Bir gün çok sevdiğiniz Leonard Cohen gibi her şeyi yüzüstü bırakıp gidebilir misin?

Öyle biri olmak isterim. Umarım da olurum. 70 yaşıma gelmeyi aslında o kadar çok istiyorum ki… Çok hoşuma gidiyor o yaştaki insanlar. Benim istediğim hayat şu: Yaşlanmışım. Yanımda eşim, çocuklarım ve arkadaşlarım…

-Kaç yaşındasınız?

38.

-Bu yaş, nerede olduğunuza dair soruları artırıyor mu?

Sormuyorum; çünkü orta yaş krizini sanki 15 sene evvel geçirmişim gibi geliyor. Hayata olgun birisi olarak başladım ve çocukluğa gidiyorum. Ama ne yazık ki istediğim kadar olgun birisi değilim.

-Şarkı sözleriniz öyle söylemiyor ama…Daha olgun insanlar, benim gibi albüm yapmıyordur. Yaşıyordur. Ve biz onları bilmiyoruz.

-Müzikal anlamda bu olgunluğu gösteren insanlarla birlikte çalma şansına eriştiniz oysa. Bülent Ortaçgil mesela…

Bülent Ortaçgil çocukluk kahramanımdır. Albümü daha çıkmadan, fabrikadan getirtirim. Mazhar Alanson’da da öyle… Cem Karaca, Barış Manço, Özdemir Erdoğan, Orhan Gencebay da benim için çok önemli. Ama şarkı yazarlığı ve yaşam stili olarak Ortaçgil ve Alanson’dan başkasını tanımam.

-Devamlı inen, çıkan bir grafik bana şu soruyu sorduruyor: “Ben Teoman’da bir tutarlılık aramamalı mıyım?”

Algılarımız değişiyor. Mesela bir karikatür krizi çıktı, ben İslam’a yaklaştım ve Doğulu olduğumu fark ettim. Batı’ya çok sinirlendim. Algınızı değiştirecek öyle şeyler sunuyor ki hayat… Umarım da hep değişirim.

-Bu değişim Teoman’ı dindar bir kimliğe götürecek denli olabilir mi?

Korkuyor arkadaşlarım… Bahsettiğiniz gibi dindar bir adam olabilirim diye. Birdenbire makas değiştirebilecek bir adamım. İlerisi için sofu bir insan olabileceğimden korkuyorlar.

-Düşünsel ve inançsal geliş-gidişlerde matematiğin üzerine gelen pozitivist öğrenimin de etkisi var mı?

Bir tarafım, aldığım matematik eğitimden dolayı çok rasyonel. Hayattaki bütün çelişkilerim oradan geliyor. Matematik bana mantığı öğretti. Ama duygusal bir adamım ve en son kararı kalbime göre veririm.

-Şarkı sözlerinde bir derinlik varken, aşka sürekli cinsel çağrışımlar yükleyen bir yanınız var…

Cinselliğin olmadığı bir aşk yok.

-Ama bunu tasavvufta ruhların yek vücut olması boyutuyla da algılayabilirsiniz. Onun ilahiliği nerede peki?

Bu söylediğinize tamamen katılıyorum. Çelişkilerle dolu bir adamım dedim ya…

-Günün birinde sizi aşkı yalnızca ilahilerle anlatan bir adam olarak görür müyüz dersiniz?

Elbette ki görebilirsiniz. Ben de daha çok beğendiğim Teoman’a dönüşürüm böylece.

Etiketler: