İyi Öpüşen Bir Sevgili Dünyanın Yarısı Demektir

MurathanMungan
iaydinlar
Nisan15/ 2013

10.07.2005 Tarihli Murathan Mugran Röportajı

Aşkın homosu, heterosu yoktur Aşk, aşktır

Öyle insanlar vardır ki, beni heyecanlandırır. Murathan Mungan onlardan biri. Sadece onu gördüğümde değil, okurken de heyecanlanıyorum.

Tuhaftır, onun öyküleri, hikayeleri, imgeleri, cümleleri, dizeleri, bende yazma istediği uyandırıyor. O anda her şeyi bırakıp eve koşup yazı masasına yapışmak istiyorum. İnsanın ağzı sulanır ya… Güzel şeyler düşünmek, güzel şeyler yazmak istiyorum. Onun gibi yazmak istiyorum. İyi bir yemek gibi, iyi edebiyat da insanı özendirir, içine hoş bir duygu verir. Gözlerini kapatırsın, okuduğun cümleyi içinden tekrar edersin, ‘Vay be’ dersin ‘Ne şahane yazmış!’, onu kaleme alana bağlandığını hissedersin.

Galiba beni etkileyen Murathan Mungan’ın hayal gücü ve hemen elimizin altında duran ama zor çok ifade edilebilen meseleleri, hiç kafa yormamış da, sanki ağzından öylesine çıkıvermiş gibi yazabilmesi, sade ve basit anlatabilmesi. Şu cümle mesela: ‘Türkçe’nin saçlarını tarayan, tarayabilen yaşayan üç-beş yazardan biriyim.’ Evet gerçekten de öyle. Ama insan, iyi olduğunu bu kadar mı iyi anlatabilir! Sizi bilmem ama benim için büyük adamdır Murathan Mungan. Onlardan birkaç tane var zaten ülkemizde. Kıymetlerini bilelim, saygıda kusur etmeyelim. Murathan Mungan, sonraki yıllarda baskısı tekrarlanmayacak bir 2005 kitabıyla karşımızda: 50 Parça.

Yüksek Topuklar’dan sonra röportaj vermediniz. Taktiğin altındaki mantık ne? Şimdi niye veriyorsunuz?

– Seçkiler, derlemeleri de katacak olursak hemen her yıl kitap yayınlayan biriyim. Her seferinde kendini ortalara atmanın bir anlamı yok. Aşırı doz kurbanı olmak istemem. Medyada bu çeşit buluşmalar kitaba yalnızca el feneri tutmak demektir. Yoksa kitap bizden bağımsız olarak durması gereken yerde duruyordur zaten. 50 Parça’nın görülmesini istiyorum. Bu yalnızca bir kitap değil, benim yazıyla maceramın yakın tutanağı. Bir daha böyle bir kitap yapar mıyım, emin değilim. Zamanla vesilelerimiz azalıyor çünkü. Hatırladığınız dünler, hayalini kurduğunuz yarınlardan daha fazla olmaya başlıyor. Yarın aniden ölecek olsam, elinden tuttuğum çocuklarımı okurlarıma emanet etmek istiyorum.

Son röportajımızdan beri kaç kere áşık oldunuz?

– Aa, ben iki röportaj arası üç kere áşık olan biri izlenimi mi uyandırıyorum sende? Aşk, her seferinde gösterilmesi gereken bir performans değildir ki.

Sorunun yanıtını alamadım !

– Tamam, tamam son röportajdan bu yana bir kere áşık oldum. Hálá da áşığım. Bu seferki öncekilerden farklı. Ben daha sakinim. Taşımayı daha iyi öğrenmişim. Beklemeyi. Seyretmeyi. Üzerine gitmemeyi. Zamanın işini kendim yapmaya kalkmıyorum.

İnsanın 20’lerinde bir sevgilisi olması nasıl bir duygu?

– Ben hiç başka türlüsünü bilmedim ki!

Ne gibi sorunları oluyor?

– Senin gördüğün filmleri, o görmemiş oluyor!

Yaş ilerledikçe aşık olmak kolaylaşıyor mu, zorlaşıyor mu?

– Zorlaşıyor elbet. Aşkın en büyük zaferi aldanmak elbet. Ama yıllar geçtikçe insanın kendini kandırması zorlaşıyor. Aşk sonuçta, duyguların arsızlığıyla değil, kalbin yüzölçümüyle ilgili bir şey. Bazı kalpler gençken de sevemezler. Sevmek de şiir yazmak gibi bir yetenektir aslında.

Kaç çeşit aşk olduğuna inanıyorsunuz?

– Aşkın birçok çeşidi olduğunu düşünüyorum. En kötüsünü söyleyebilirim: Öğrenilmiş, ezberlenmiş, taklit edilmiş klişe aşklar. Şarkılara, filmlere benzesin diye kalbi ittire ittire bu aşktır, diye yaşanan zorlama işi tapon durumlar yani.

Aşk, onu yaşayanların cinsiyetine göre değişen bir şey mi?

– Toplumsal rollerimiz aşk ilişkisi içinde de devreye giriyor elbet. İnsanlar bazen rollerinin gereklerini kendi duygularıymış sanabiliyorlar. Her ilişkide olduğu gibi aşkta da iktidar tutkusu, yönetme arzusu, güçler dengesi giriyor devreye. Zor işler bunlar. Neden ‘AŞK’ adlı kitabımın yayımlanmasını beklemiyorsun? Orada daha çok söz söylüyorum bu konularda.

İki erkeğin birbirine duyduğu aşkın, bir erkeğin bir kadına duyduğu aşktan farkı var mıdır?

– Bir, genel olarak aşkın homosu, heterosu yoktur; aşk, aşktır deyip geçebiliriz. Bir de, kendine özgü dinamikleri ve toplumsal geri planı nedeniyle yaşadığı sorunlar bakımından farkları vardır diyebiliriz. Sonuçta kişiden kişiye değişen özellikleri de unutmamak gerek. Bunlar uzun konular.

Son olarak aşık olmakla kitap yazmak arasında bir benzerlik var mı?

– Benim için var. Sayfayla buluşma anlarındaki heyecan, araya giren açmazlar sırasında yaşanılan sancı arasında büyük benzerlikler var. Yazmak da bir tutku ilişkisi çünkü. Bazen bir kitabı bitirimemenizin nedeni, o kitapla kurduğunuz tutku ilişkisinden vazgeçememenizdir. Benim aynı anda birden fazla kitapla kurduğum poligamik ilişki de belki terk edilmek korkumla ilgilidir.

TÜRKİYE BÜYÜK YETENEKLER MEZARLIĞIDIR

Sen kendini korumazsan kimse seni korumaz! Türkiye’deki kültür ve sanat dünyası, estetik adaletten ve entelektüel dürüstlükten yoksun, erkek egemen kasaba delikanlılarıyla doludur. Herkesin birbirinin başarısızlığıyla beslendiği bir ortamda yeteneklerimi, ahlakımı, değerlerimi, kalbimi ve tutarlılığımı korumak az şey değildi. Bu bakımdan kendimle gurur duyuyorum. Zeki ve dışlanmış insanların kötü olması kolaydır çünkü.

Bir tiyatro oyuncusu, bir konser piyanisti, bir şarkıcı heyecanını yaşadığı şimdiki zamanı seyircisiyle birebir paylaşır. Oysa bir yazar için durum farklıdır. Yazar heyecanını tek başına yaşar. Her kitap bittiğinde bir sevgiliyi daha evimden uğurlamış gibi hissederim. Oysa okurun işi o zaman başlar. Onun şimdiki heyecanı, sizin çoktan bitmiş aşkınızın kalıntılarıdır. Bu kitapla belki de bu zaman tutmazlığının üzerine gitmek, şimdi içinde yaşadığım zamanı paylaşmak istedim. Ölümden değil ama, ölümün benden çalacağı zamandan korkuyorum. Kendime yetişmeye çalışıyorum.

50 YILIMIN BİLANÇOSU

50 yaşına kadar NELER ÖĞRENDİM?

Sabrı öğrendim en başta. Sınırlarımı. Affetmeyi. Öfkemi denetlemeyi. Yetinmeyi. Gerektiğinde vazgeçmeyi. Hayatın vermediklerinin hesabını, insanlardan sormamayı. Dostluklarımı yıpratmadan eskitmeyi. Vahşi bir hayvanı evcilleştirir gibi sanatçı doğamı besleyen narsizmimi dizginlemeyi. Olaylara yaklaşmada hassas terazi kullanmayı, ince ayar yapmayı, normal biri olmaya çalışmadan makul olmayı. Her durumda kendi gücüne yaslanmayı öğrendim. İlk yıllarda bir yazımın altında yer alan adım ve soyadım benim için her şey demekken, giderek yazının kendisi en değerli şey haline geldi. Yüklerimden kurtuldum. Ödülden, övgüden, şöhretten, her şeyden. Bu yıllarla kazanılır. Doygunluk ve erkinleşmeyle kazanılır. Ve hep son sözü söyleyen olmak isterken, son sözü, hep hayatın söylediğini öğrendim…

50 yaşına kadar NEYİM HİÇ DEĞİŞMEDİ?

Kişisel ahlakım ve temel değerlerim değişmedi. Vefalıyımdır, sadığımdır, kadirbilirim. Merhametimi yitirmedim. Tenezzül etmedim. Politik kişiliğim, duruşum ve sınıf bakışım değişmedi. Solculuğum değişmedi, olgunlaştı…

50 yaşına kadar EN BÜYÜK BAŞARIM

Her zaman iyi bir insandım, iyi kaldım. Kalbimi çürütmedim. Kin tutmadım. İçim ekşimedi. Dilimin kudretine rağmen, kimseye acı bir söz söylemeden gitmek isterim bu dünyadan…

 

İyi öpüşen bir sevgili dünyanın yarısı demektir

Murathan Mungan’ın son şıklığı 50 Parça’daki şu cümle ayaklarımı yerden kesti: ‘İyi öpüşen bir sevgili, dünyanın yarısı demektir.’ Lafa bakar mısınız! Hay Allah, nasıl da unutmuşum, nasıl da beni kendime getirdi. Uzun zamandır hayatımın her şeyi halindeki Alya, bir anlığına aklımdan silindi.

Hatta itiraf ediyorum, içimden bir ses, ‘Ne böyle sürekli Alya, Alya, Alya. Bu evde bir de ‘dünyanın yarısı’ duruyor, onun yanına gitsene’ dedi, bana gaz verdi. Yerimden kalktım, Alya şaşırmış, ‘Anne nereye gidiyorsun?’ dermiş gibi baktı, hiiiç aldırmadım, sevgilim tam karşımdaydı, kararlı adımlarla ona doğru ilerledim, ‘Hayrola’ dedi, sesimi çıkarmadım, birden onu dudaklarından öpmeye başladım, eski günlerdeki gibi. Öpüşmek, pardon iyi öpüşmek gibisi yoktur. Öpüşmek kutsaldır. Aşktır, sekstir, şefkattir. ‘İyi öpüşen bir sevgili Murathan Mungan’ın dediği gibi dünyanın yarısı demektir.’ Altına imzamı atarım…

‘İyi öpüşen bir sevgili, dünyanın yarısı demektir!’ diyorsunuz. Neden?

– Öyle de ondan!

Merakta bırakmayın bizi, diğer yarısında ne var?

– Diğer yarısı, kişiye göre değişir. Bazı insanlarda ilk yarı bile boştur. Bir de öpüşene göre değişir. Ama o kadar iyi öpüşüyorsa, diğer yarısını da pekálá ikinci bir öpüş doldurabilir!

Öpüşmenin insanda yarattığı duygu nedir? Neden bu kadar kıymetlidir?

– Dudaklarımız gövdemizin kapısıdır aslında. Yalnızca şehveti değil, sevgiyi de söyler. Kendi gövdesini sevmeyen biri, bir başkasının gövdesini mutlu etmeyi bilmez bence. Hayran olabilir, tapınabilir, arzulayabilir ama mutlu etmeyi bilmek, kendi gövdesiyle kurduğu ilişkiden geçer. Cinsellik yalnızca etin çağrısıyla değil, bilincin katkısıyla da yaşanan bir şey çünkü.

Öpüşmekten korkanlar var mıdır?

– Vardır tabii. Bazıları teslimiyet diye görür. Bazılarının yutulmak korkusu depreşir. Bazıları bir kere öpüşürlerse, artık her şeyi yapabileceklerinden korkarlar. Boşuna dememişler: Cinsellik gayya kuyusu…

Öpüşme, sevişme dersleri olsa fena mı olurdu?

– Biz burada yıllardır vatan-millet aşkına ne yapıyoruz sanıyorsun?

Yaz serseriliği babında, şu anda nerede olmak isterdiniz?

– Okyanusta haritada yerini bile bilmediğim bazı uzak adalarda, kelimenin tam anlamıyla pineklemek isterdim…

50 Parça fikri nasıl doğdu?

– Geçtiğim yolları işaretlemeyi seviyorum. Dönemeçleri, kavşakları. Daha önce de böyle özel kitaplar yaptım. Kitaplar birbirlerinin içinden doğarlar. Bu kitabın ayak izlerini, kırk yaşım için gene ‘özel bir kitap’ olarak hazırlanmış Murathan 95’in içinde bulabiliriz örneğin.

‘Kitap yazmakla’, ‘kitap yapmak’ arasında ne fark var?

– ‘Kitap yazmak’ kadar ‘kitap yapmak’ da hoşuma gidiyor. Kitap yapmak benim için bir tür ‘enstalasyon’, yani ‘yerleştirme sanatı’. Yalnızca kitaba değil, zamana da yerleştiriyorsunuz sizi siz yapan parçaları. Aynı tabloya başka bir duvarda, başka bir ışıkta bakma olanağı sağlıyorsunuz. 2005 için geçmişten değil, gelecekten bir derleme yapmak istedim. Sonunda bu kitap doğdu.

Hile yaptığınız oluyor mu: Sonunu getiremediğiniz bir işi, başka bir işle yan yana getirip durumu kotardığınız!

– Hiçbir konuda hile yapmam. Bir, ahlaklı bir adam olduğum için, ikincisi kendime zalim olduğum için, üçüncüsü takıntılı biri olduğum için. Ben iskambili bile çok ciddiye alırım. Çünkü oyun ciddi bir iştir. Sanat da ciddi bir oyundur, numara kaldırmaz.

50 Parça’daki işlerin hangisine önce kavuşacağız?

– Bu kitap biraz da bunun için. Bu onbir kitabın hangisinin öne geçeceğine okurla birlikte karar vermek istiyorum. Okur beni kışkırtsın istiyorum.

İnsan kendini niye bağlar?

– İnsan kendini özgürlükten başı döndüğü için bağlar sanıyorum. Birine, bir davaya, bir söze, bir yemine. Asıl önemlisi bağlarının hesabını verebilmesi galiba. Hepimiz varoluşumuza bir anlam ararız. Kundak ile kefen arasındaki şeyin adı ömürdür, hayat değil. Hayatı biraz da kendimiz yaparız.

Tam da bu! Her kitabınızda, her röportajınızda mutlaka alıntılanabilecek, bir başkasının başka bir yazıda kullanabileceği, sevgililerin birbirine sarf edebileceği güzel laflar ediyorsunuz: ‘Kundak ile kefen arasındaki şeyin adı ömürdür, hayat değil. Hayatı biraz da kendimiz yaparız!’ Bunları yazabilmek, söyleyebilmek için ne kadar gayret sarf ediyorsunuz? En önemlisi de planlıyor musunuz?

– Hayır planlamıyorum, daha çok bir içe doğuş şeklinde geliyorlar. Konuşmalarım da biraz öyle değil midir? Bu nedenle sözlü yapılmış söyleşilerim bile bazen yazılıymış sanılır. Dil duygusuna sahip olmak, müzik kulağına sahip olmak gibi bir şey. Öte yandan yalnızca verilmiş bir yetenek değil, aynı zamanda geliştirilebilecek bir şey. Hem unutmamalı, işim kelimeler benim. Sahte alçakgönüllülüğe gerek yok: Türkçe’nin saçlarını tarayan, tarayabilen yaşayan üç-beş yazardan biriyim. İçimizle dilimiz arasındaki mesafeyi kelimelerle kapatmaya çalışan adamdır yazar dediğin. Zaten sahip olmamız gereken melekeler yüzünden niye aferin alıyoruz?

Hep ‘Çok üreten şair-yazar’ olarak anılıyorsunuz. ‘Çok üretken şair-yazar’ olmak bir iltifat mı, hakaret mi?

-Bu hangi ağızdan çıktığına göre değişir. Asıl önemlisi, sizin hangi ağızların sözüne değer verdiğinizdir. Ben çalışkan biriyim kabul ama, çoğu da tembel. Bu yüzden göze batıyorum. Çok yazıyor olmak, kalite düşürüyor, düzey kaybına yol açıyorsa kötüdür, yoksa işim bu tabii çalışacağım. Ben kendi zamanımın mühendisiyim. Gereksiz kişiler, konular, durumlarla uğraşmazsanız okumaya, çalışmaya, gezip tozmaya zaman kalır. Hem zaman kime yetmiş ki, bana yetsin? Açık konuşalım: Hepimiz ölümsüz olmak istemiyor muyuz?

Son soru: 50 Parça’nın içindeki bütün kitaplara kavuşamazsak, 50 Parça, hesabını nasıl verecek? Allah gecinden versin ama ömrünüz yetmezse, ne olacak?

– Aslında masamın üzerinde bekleyenlerin hepsi bu kadar değil, adımı daha fazla deliye çıkartmamak için onlardan hiç söz etmedim. Bunlar kendi içinde yol alıp biraz daha gövdelenmiş dosyalar. Okuru çok bekletmeyeceğimi sanıyorum. Üst tarafı Azrail’le benim için yapacağınız pazarlığa bakar. Hadi sevenleri görelim!

Yaşlılık heteroseksüellerin kaderidir tatlım alışmaya çalış

50 olmak bir erkek için ne ifade eder, bir kadın için ne ifade eder, bir eşcinsel için ne ifade eder?

– Bir tv dizisinde, bir ‘gay’, orta yaş krizine girmiş hanım arkadaşına şöyle diyordu: ‘Yaşlılık heteroseksüellerin kaderidir tatlım, alışmaya çalış.’ Bir de Nazım Hikmet’in ünlü dizeleri geliyor aklıma: ‘Etin gevşemesine bir başka tabir gerek / Zira ki ihtiyarlamak / Kendinden başka hiç kimseyi sevmemek demek.’ Yaşlılık bence yaşamdan ve kendinden caymakla ilgili bir şey. Kadın ya da erkek, evlenip çoluk çocuğa karışanların çoğunun hayatından boy aynası kalkıyor ne yazık ki. Yerçekimi yasalarına gereğinden önce boyun eğiyorlar. Dünyanın neresinde olursa olsun, çirkin, yaşlı, şişman, kel, alkolik, beş para etmez bir serseri de olsa heteroseksüel bir erkeği sevebilecek bir kadın her zaman bulunur. Kadınlar bu anlamda şahane yaratıklardır. Aynı şey bir ‘gay’ için neredeyse olanaksızdır. Özellikle batı merkezli ‘gay kültür’, gay olmayı bir tür gençlik faşizmine hapsetmiş durumda. Sıradan insanların alınmadığı bir ‘body building yarışması’ gibi yaşanıyor.

YALNIZCA KİTABIM DEĞİL, İÇİM DE PARÇA PARÇA

Berran’a (Tözer) yazılmış bir metnin olduğu bu kitap, onun öldüğü gün baskıya girdi. Oysa, son gördüğümde, ‘Çıkar çıkmaz sana getireceğim,’ demiştim. İsmet Ay hastaneye kaldırılıp vaktinin yetmeyeceğini anladığımda, onun için yazdığım öyküyü gönderdim. Bilsin istedim. Okuyup okumadığını öğrenemedim. Yalnızca kitabım değil, içim de parça parça. Ben ölümden değil ama ölümün elimden alacağı zamandan korkuyorum…

BU YIL 50 OLDUM…

DAHA SORUNLU BİR DELİKANLIYKEN, DAHA HOŞ BİR ADAM OLDUM

50, sayı olarak ne ifade ediyor?

– Katlaması, yuvarlaması kolay bir rakam…

50, yaş olarak ne ifade ediyor?

– İkinci perde.

50’de ağırlaşıyor mu insan, hafifliyor mu?

– Bu biraz hayatının geri kalanına ne yapmak istediğinle ilgili. Çok şey var sandığın dünyada aslında çok az şey olduğunu anlıyorsun. Dünyanın fani ve tali dertlerinden kurtuluyorsun. Daha çok kıymet biliyorsun. Ama bu herkes için geçerli değil tabii. Söyledim ya, yıllar herkese öğretmen değil. Ben, hafiflediğimi hissediyorum. Daha sorunlu bir delikanlıyken, daha hoş bir adam oldum.

Yaş almanın insana en çok koyan şeyi ne?

– Daha yeni başlamıştık ya, bu da nereden çıktı duygusu. Bizim gibi kapalı toplumlarda insanın kendini bulması ancak 30’unu buluyor. Üstelik o bulduğuna da her zaman ‘Aa bu benim,’ demek pek mümkün değil.

İnsan 50 olunca korkuyor mu? Ya da sizin girmekten ürktüğünüz, sıkıntı duyduğunuz bir yaşınız oldu mu?

– İnsan otuzda da, kırkta da, ellide de korkar; çünkü kronolojik zamana tutsak olmuş bir kültürde yaşıyoruz. Bir sporcu, bir balerin için emeklilik yaşı, bir yazar için bahar başlangıcı olabilir. Yazarlıkta yaş bir kayıp değil hatta çoğu kez kazançtır.

Herkes 50 olunca özel bir numara çekiyor. Şahane partiler veriyor mesela. Neden? Nedir 50’nin önemi? 35, 50 mi oldu? ‘Yolun yarısı’, 100’ün yarısı mı oldu?

– Doğum günümde kimselere haber vermeden, yanıma telefonlarımı bile almadan Mardin’e kaçtım. Elli yaşıma çocukluğumla girmek istedim. Büyüdüğüm evin karşısındaki çay bahçesine oturup saatlerce evimizi, odamın penceresini, balkonumuzu seyrettim. Ben 50 yıldır çocukluğuma ‘çocuğum’ gibi baktım. Kitaptaki ‘Kan Kalesi’ öykümde, ‘içimizden geçen zamanla etimizden geçen zaman aynı değildir’ diyorum. Elbette gövdemizin, organlarımızın bir yaşı var. Bütün mesele tabiatla iddialaşmadan diri kalmanın yollarını bulmak. Boyum 1.80, kilom 70. Şu anda 38 beden pantolon giyiyor ve gömleğimi pantolonumun içine sokabiliyorum. Yoga yapıyorum, spora gidiyorum, haftanın iki günü mutlaka dans ediyorum, bu yıl İspanyolca öğrenmeye başladım, kendimi asla hiçbir şeyden mezun etmiyorum. Ruhum zaten yüz elli yaşında, yaşım elli olsa ne çıkar? Hem kronolojik zaman dediğin nedir ki?

Röportaj: Ayşe Arman

Etiketler: