Hedefim bu ülkede bu sistemi tartışılır hale getirmekti. Hedefime ulaştım.

hasan-mezarci
iaydinlar
Mayıs04/ 2013

Hasan Mezarcı, TBMM tarihinin en radikal milletvekillerinden biriydi. Atatürk’e düzenlenen İzmir suikastı davasını meclise taşıması, Atatürk’ün Veled-i Zina olduğu iddiası, darbeler ve kontr-gerilla meclis araştırma önergesi, Kürt sorunu ve MGK eleştirileri, Şerafettin Elçi ile Sultan Ahmet Camii’nde Kürtçe mevlüt ve hutbeye katılması  ile gündeme oturdu. Tepkilere dayanamayan partisinden(RP) ihraç edildi. Daha sonra hapis cezasına çarptırıldı. Hapis cezasının bitiminden sonra gittiği Almanya’da akıl sağlığını yitirdi. Bugün kendisinin Mesih olduğunu iddia etmektedir.

Hapisten çıktıktan sonra verdiği röportaj:

Benim siyasete girmem planlı olmadı. Müftü idim. 3 parti ittifak yapmıştı. Bölgemizde geniş bir taban tarafından sevildiğimiz düşünülerek, birkaç puan artırarak bu barajı aşarız düşüncesi ile, bir emrivaki ile bana sorulmadan adaylığım ilan edildi. Bir anda kendimi Meclis’te buldum. Daha önce parti teşkilatlarında görev almadım. Kendimizi mecliste bulduk. Siyaseti bunlar gibi beceremedik. 18 tane davam var.
Hakkımda pek çok dava açıldı. Mahkeme ortamı pek karışıktı. Ben bu ülkenin tabusunu, dokunulmazlığını ve dokunulmaz devrim yasalarını ve bunun arka yapısını, yani darbeleri, vurgunları, soygunları, cinayetleri tarihi sürekliliği içinde, İttihat ve Terakki’den Cumhuriyet’in ilk yıllarından başlayarak açıkça Meclis’e, medya gündemine getirdim. Milletvekili; dokunulmazlıkları değil, onun arkasındaki hırsızlık, darbe, yolsuzluk, cinayet çetelerimi de tarihi sürekliliği içinde sembolik önergelerle meclis, medya ve ülke gündemine getirdim. Bunu yaparken de bu sistemin, patronların, özellikle üst düzeyini ve arka yapısını, yani güçlü takımını sağcı, solcu, sucu, bucu demeden sorgulama geleneği başlattım. Tabii gelenekti; soygun vurgun, hırsızlık, yolsuzluk, cinayet, darbe, tarih düşmanlığı, din düşmanlığı, tecavüz ediyor, yüz yıldan beri devam ediyor. Bunu arka yapısı ile birlikte, bütünü ile sorgulayınca büyük bir telaş başladı. Çünkü bu rejim kapalı bir rejimdi. Arkası görünmüyor, arkası karanlık, kanlı, kirli, darbeli ve bu üstyapı ile diyalog içinde. Her ne kadar önde birbiri ile kavgalı gibi görünseler de o tabana hoş görünmek için kayıkçı kavgası bunlar.
Menfaatin sağcısı solcusu yok, çıkarın sağcısı solcusu yok. Bu noktada zaten son tahlilde birbirlerine dokunmuyorlar. Aşağıdan birini feda etseler bile patronları son tahlilde sorgulamıyor, yargılanamıyor, sistem böyle. Böyle bir mekanizmayı sorgulayınca, hep birlikte mezarcı düşmanlığı, müşterek bir mezarcı düşmanlığı başladı. Tabi yukarıdakilerin medyası vardı, teşkilatları vardı, tabanı bana karşı kör ettiler. Yani ben söylemek istediklerimi kamuoyuna anlatma imkanı bir nevi bulamadım. Birileri Allah rızası için, öbürleri Atatürk rızası için. Ama hep beraber müştereken yüklendiler. Ben Türkiye’nin siyasal problemlerini, tarihi kaynakları, etnik, ekonomik, siyasal, yüz yıldan bu yana süregelen yapısal problemleri Türkiye gündemine getirerek, bu dokunulmazları, bu tartışılmazları dokunabilir, tartışılabilir hale getirmek istedim. Tabii tartışılabilir hale geldiği zaman değişebilir hale de gelir. Yani esas espri burada idi. kimse sana kendi tabusunu ve dokunulmazlığını tartıştırmaz. Müsaade et de ben tartışayım diyemezsin. Dokunacaksın ve dokunulur hale getireceksin. Bu dokunmanın bir bedeli var. O bedeli ödemeye devam ettik. Kamuoyu bu çağrımızı anlamaya başladı yeni yeni. Tabii işte bunu, atamıza sövdü kampanyaları ile fikrimi, sözlerimi, mesajımı çarpıtarak kamuoyundan gizlemek istemişlerdi. Ben ise kitap yazmak mecburiyeti hissettim. Ne yaptım, niçin yaptım? Bundan sonra neler yapmayı düşünüyorum? Veya ne oldu? Ne olmalı? Yani Türkiye’de bir değişim somut olarak, hangi kurum kaldırılmalı? Hangi ilkeler kaldırılmalı? Niçin kaldırılmalı? Problemler hangi kurum ve ilkelerden çıkıyor? Ve sonra nasıl bir şekle dönüştürülmeli devlet, millet hayatı? Bu konuları doğru veya yanlış, kendi görüşlerimi üç kitapta özetledim.
‘kavgamın perde arkası’ Almanya’da bunlar yazıldı, tashih edildi, basıldı. Sonra ben Türkiye’ye döndüm. Her ne kadar kitaba ambargo konulduysa da, günün birinde toplum bunları okuyacak. Ben kendi açımdan işimi yaptım. Tutuklandım, cezaevine kondum. 10 buçuk ay yattık. Bu arada cumhuriyet tarihinde hiç kimseye yapılmayan şeyler bana yapıldı. Sağdan, soldan, İslami çevrelerden, fikir suçlusu olarak gözaltına alınanlar en geç 1 ay içinde mahkemeye çıkarılıyor, ifadesi alındıktan sonra, serbest bırakılıyor. Tutuksuz yargılanmak üzere, 10 ay boyunca ifaden alınmadan tutuklu bulunduruldum. CMUK diyor ki, gözaltı süresi 1 ayı geçemez. adli, örgütlü suç gibi..1 Ağustos’ta infazım bittiği halde 2,5 ay fazla yattım.
Her şeyin bir bedeli var. Kavun karpuz yetiştirmenin bile bir bedeli… Her şeyin bir riski var. Merdivenlerden inip çıkmanın, arabaya binmenin bile bir bedeli var. Benim adli veya örgütlü bir suçla ilişkin yok. Benim Coscotas dosyaları gibi yolsuzluk dosyaları, kanlı kirli çetelerle ilişki içinde olan bir insan değilim. Böyle bir suçla da suçlanmadım daha. Ben ne demişim: Türkiye’nin şunlar, çözüm yolları, şunlar doğru veya yanlış. Bundan dolayı beni mahkum edenler, aslında kendileri mahkum oldular. Onları mahkum etmenin yolu bu idi. benim bir hedefim var. Teşkilatı Mahsusa ile İttihat ve Terakki’den başlayarak diktatörlüğe dönüşerek, günümüze kadar gelen ülkemizin etnik, ekonomik, sosyal, siyasal, dini problemlerinin kaynağını oluşturan ve adına devrim yasaları denilen, bu tabulaşmış yapıyı değiştirmek. Devletle, milletle kavga yok. Devleti ve milleti mahkum eden bu şablondan, devleti de, milleti de kurtarmak. Bu şablon dini bakımdan dar geliyor, sosyal, siyasal her bakımdan dar geliyor. Bu milletin din, tarih, kültür, inanç, tarih ve coğrafya anlayışına ve ihtiyacına yetmiyor. Devleti ve milleti bu rejimden kurtarmak, altı ok ve üç kurumdan kurtarmak (DGM, anayasa mahkemesi, MGK) bunlar meclis üstü kurumlar. Şimdi bunlar bir hedeftir. Ben kendim için önümüzdeki seçimleri düşünüyorum. Rey kaygım olmadı, köşeleri dönme kaygım olmadı. Herkesin bir hedefi var, kimi para hedefler, kimi holding hedefler, kimi makam, mevki hedefler, kimi iktidar hedefler… Ben de bu rejimi sorgulama misyonunu icra etmeyi hedeflemişim. Yani bunu başlatma, meclis, medya ve ülke gündemine getirerek yaygınlaştırma misyonunu hedeflemiştim. Hedefime ulaştım. Bu ülkede bu sistemi tartışılır hale açıkça getirmekti. Şimdi bu yolda yürürken düşebilirim, kalkabilirim. Ama hedefi kaybetmeyeceğim. Kavgada yumruk, sayılmaz. Ben 500 yumruk attıysam onlar da bir yumruk attılar. Ben bu işte mutlak galibim. Ceza evine girişim eğitimin bir parçasıdır. Böyle bir misyona soyunan, ölüm dahil her şeyi göze alacaktır. Yurtdışına kaçması gerekenler de şu anda siyasetin, ticaretin, medyanın ve devletin tepesinde oturuyorlar. Çeteleri ile kanlı dosyalarıyla devletin başında. Çok yakında kaçacaklar ama dünyada gidebilecek yer bulamayacaklar. Dünyada da ahiret te de yerleri yok.
Cezaevinde adi bir cinayete kurban gitmem için çok yoğun bir şekilde kumpas vardı. Son güne kadar da sürdü. Bizi cezaevinde, bir şekilde yok ettirmek için, çok ilginç şeyler oldu. Allah’ın almadığı canı, bunlar alamıyorlar. Bu resmiyete de intikal etmiştir. Cumhurbaşkanından başlayarak siyasi parti genel başkanlarına bunları yazılı olarak verdim. MGK’ya da intikal etti. Bir kumpas içindeydik. Bir biçimde bizi yok etmek istediler. Ama kurdukları her tuzağı Allah başlarına geçirdi. Şimdi buradayım. Çok ilginç bir serüven oldu. Şu an siyasetin odak noktasında olduğum için zamansız konuşmak istemiyorum.
İnsanlar kendi işlerinde güçlerinde. Bizim halimizi durumumuzu nereden bilsinler. Topluma bir sitemim yok. Yalnız şunu ifade etmek istiyorum. Dava adamı önce bedelini kendisi öder. En fazla açlığı ve yokluğu o çeker. Canını mı koyması gerekiyor, önce o koyar. Efendimiz alıyor kılıcı eline, ordunun önüne geçiyor. Şimdiki komutanlar gibi karargahtan yönetmiyor. Mehmetçiği gönderip kendisi Ankara’dan kontrol etmiyor. Geçmişte de devlet başkanları kılıcını alır, ordunun başında yürürdü. Ne zamandan beri karargahtan yönetme geleneği başladı? Siyasi partiler de vatandaşı öne sürüyorlar. Dolayısıyla ondan sonra bu işler değişti. Benim ailem bedel ödedi ve ödüyor. Ben 20 yıl devlet memurluğu yaptım. Bu esnada da dünyevi herhangi bir şeye yönelmedim. İsteseydim kendi ailemle birlikte köşeleri dönebilirdim. Sıfır faizli kredileri de alırdım. Trilyonları çalsaydık önemli mevkilere gelebilirdik. Memlekette açlık var, yolsuzluk var, hırsızlık var diyorsak, buna hakkımız olması için bizim bu bedeli ödememiz gerekir. Ben lüks içinde olacağım, debdebe içinde olacağım, ayıptır. Ben bu halden şikayetçi değilim. Ben serzenişte bulunmuyorum. Sıkıntı çekiyorlar. Bundan sonra da çekecekler. Benim dosyamın içine bakmıyorlar, kapağına bakıyorlar. Mezarcı ismi yazıyorsa tamam. Elhamdülillah bu şerefli bir bedeldir, bunu çocuklarımda benimle birlikte ödediler. Bu onlar için bir kardır. Bu yangının içinde onlar pişiyorlar.
Yeni dönem: cezaevinden yeni çıktım. Arkadaşlarla görüşüyoruz. Cezaevinde de zaman zaman arkadaşlar ziyarete geldiler. Kapatılamayacak ve engellenemeyecek bir siyasi hareket var kafamda. İki tane şartı var: kapatılamayacak ve engellenemeyecek. Varlığı ve yokluğu Y.G. Özden’in iki dudağı arasında olan bir parti kurup ondan sonra da bu sistemi değiştireceğim demem. Kapatılırsa yenisi kurulur. Bunun altını çiziyorum.
Nasıl yapacağımı söylersem bu siyaset olmaktan çıkar. Ben sistemin kalıpları içinde siyaset yapmıyorum. Bunların anayasalarını gayrimeşru ilan ediyorum. Hepsi darbe anayasalarıdır. DGM’ye bunu söyledim: bu anayasa ve yasalar gayrimeşrudur. Niye? Meşruiyet iki şekilde olur. İnsani noktada eğer millet onun meclisi yapmışsa olurlar. Demokratik noktada. İslami noktada ise, İslam’ın yasalarına uyuyorsa. Bunlar bizi ne Allah ne millet adına yargılıyorlar. Anayasa ve yasaları 100 seneden beri darbeciler yapıyor. Bu açıdan demokratik, cumhuriyet açısından meşru değil. Biz onların silah zoruyla yaptığı bu anayasal şablon içinde sistemi değiştirmek gibi bir aptallığın içindeyiz. Adam silah zoruyla kanun yapmış. Ekonomik yapı şöyle olacak, etnik tapı böyle olacak, sosyal yapı şöyle olacak, demiş. Bunu değiştirmeye kalkanın canını okuturum demiş. Onun üstüne de silahlı gücünü koymuş. Kurumsal gücünü koymuş. Sen bu kalıbın dışına çıkarsan kapatırım, cezaevine atarım diyor. Olmazsa darbe yaparım diyor. hepsinin de kurumlarını koymuş. isterse tabelası olsun, devlet olsunlar gayri meşrular. Demokratik açıdan da. Bana diyor ki, sen bu kanuna göre suç işledin. Kanunu yaparken bana mı sordun diyorum. Sistemin gayri meşru. Senin silah zoruyla yaptığın yasalara göre giyinmeye mecbur değilim.
Ben bunlardan izin alarak parti kurmam. Tabelası olmayacak ama, kendisi olacak. Böylece kapatılamayacak. Tıkandığı zaman o tıkanıklıkları giderecek bir direniş gücü olacak. Bunun unsurları var. Benim hedefim kısa vadeli değil. Seçimlere endeksli siyasetçi değilim. Ben, seçim-geçim düşünmüyorum. Fikir boyutunu Anadolu’da gezerek, Avrupa’da dolaşarak tabana anlattım. Tabanda geniş bir sempati var. Her kesimde var. Milliyetçi kesimde, Kürt milliyetçilerinde, sol kesimde, İslami çevrelerde, yaygın kitlede sempati alanı var. Bunu sempati olarak söylüyorum. bunu hedefine ulaştıracak sivil bir direniş hareketi düşünüyorum. Vakit gelmeden kavun karpuz olmuyor. Erken oldurmaya kalkarsanız kelek olur, geç kalırsa şelek olur. Sistemi değiştirmeyi düşünüyor isek, bunun yöntemi, teşkilatlanması böyle olur. Farklı bir şeyi yapmaya çalışıyorum. Bedelini de kendim ödeyerek örnek olmaya çalışıyorum. Olur, mu diyorlar, ben de benim gibi yaparsanız olur diyorum. Ben tek başıma, sizin 6 milyon reyle, şu kadar parti, medya, holding ile veremediğiniz mesajı tek başıma veriyorum. Param yok, şirketim yok. Demek ki bir tek adam, sel dönüşümüne ve değişime sürükleyebilir. İşte ben direnişe örnek oluyorum. Kendime övünme payı çıkarmak için değil. niye peygamber torunu Hüseyin, Yezid’e karşı Kerbela’da kaybedeceğini bile bile direniyor. Arkasındakiler kıvırmasını öğrenmesinler diye. Zalim karşısında diklenmeyi öğrensinler diye. Zalimin karşısında baş vermenin kutsallığını öğrensinler. Hüseyin, Kerbela’da şehid oluyor ama o toplum şu mesajı alıyor: bu Yezid öyle bir zalim ki, buna karşı baş vermeye değer. Eğer baş vermeye değer olmasaydı, peygamber torunu bununla savaşıp baş vermezdi.
Eğer bu ülkede aydın geçinenler, hepsine söylüyorum, öğretmeninden, imamından, dernek başkanından parti başkanına kadar, bu sisteme karşı bedel ödemeye değer olduğunu gösterebilseydiler, toplum çoktan hedef almıştı. Bunlar bedel ödemeyi göze alamıyorlar. Kıvırarak da ancak bu kadar oluyor işte. Ben bu anlamda bir galibiyet hedeflemiş değilim. burada örnek olmak istiyorum. Sivil bir direniş örneği… Bunu da yaptığımı zannediyorum. Tek başına, bütün imkansızlıklara, maddi manevi yokluklara rağmen böyle bir mesajı topluma verdiğimi düşünüyorum. Devam da ediyorum. Çevremde kimse var mı yok mu diye da bakmıyorum. Bu can bu bedende kaldığı sürece devam. Ya devlet başa, ya kuzgun leşe. Hz. Musa’da tek başına çıkmış. Yani herkes tekmiş. Toplumu değiştiren sosyal, siyasal hareketlerin hepsinde birileri çıkar başlar. eğer o toplum mesajı alır beğenirse, arkasından sel gibi patlar. o patlama noktasına geliyor Türkiye. Allah’ın izniyle, şahsi bir kazancımız olmasa bile topluma dönüştürebilecek ve ona sivil direnişi öğretmek bakımından üzerimize düşen görevi yaptığımızı düşünüyorum. o nokta önemli. Kapatılamayacak ve engellenemeyecek sivil direniş ve siyasal hareket, bilinen anlamda ve bilinen kalıplarda değil. Bunun unsurları gibi organik yapısı da ona göre olacak, bunu ana ilkeleri ile söyledikten sonra teferruatı ile ilgili kimseye bir şey söylemem. Onu kendimden bile saklıyorum. Onu kafamın gerisinde tutuyorum. Bakın saçlarımı da onun için uzattım. Görmesinler diye.
Üç parmak bizim siyasi hareketimizin simgesi… Bunun üç temel anlamı var. Bir tanesini birkaç ay sonra açıklayabilirim.2. Allah nasip ederse ileriki yıllarda düşünüyorum. 3. ben açıklamayacağım. Belki bizden sonra insanlar dönüp arkalarına baktıklarında, bu akım da şuymuş diyebilirler.
Bir süre günlük siyasi değerlendirme yapmayacağım. Çünkü Türkiye o kadar hareketli dönüyor ki, olayları ne zaman içine alacağını bilemiyoruz. Fakat Türkiye bir şeye hazırlanmalı. Ben Türkiye’ye bu mesajı veriyorum. O mesaj şudur: tabiat olaylarının mevsimleri olduğu gibi, -yaz, kış, bahar olduğu gibi, bunlar otomatiktir. Allah kainatı yaratıp da kendi başına bırakmış değildir. Rab aynı zamanda kainatı yönetendir. İnanıyoruz ki her şey ama her şey Allah’ın tasarrufunda ve bilgisindedir.’

Etiketler: