Pokemon Fenomenleri

KOLSENTIR
Temmuz14/ 2016

pokemon

Bir grup insanın elinde telefonla sokakları karış karış arşınlayarak Pokemon yakalamaya çalıştığı şu günlerde biraz geçmişe dönüp Pokemon fenomenlerini bir hatırlamakta fayda var.

Yeni nesil pek bilmez ama Pokemon deyip de geçmemek lazım. Şu anda animasyonun 19. Sezonu yayınlanıyor. Bugüne kadar yayınlanan bölüm sayısı ise 913. Türkiye’de ise zamanında çok sevilmesine rağmen uzun soluklu bir yolculuğu olamadı maalesef. Bunun sebebi ise traji-komik bir olay.

2000 yılında Pokemon’un Pokemon olduğu dönemlerde 4 yaşındaki Ferhat kardeşimiz, kendisini Pikaçu zannederek 7. kattan aşağıya bırakmış ve neyse ki hafif yaralarla kurtulmuştu. Bunun üzerine, çocuklara kötü örnek oluyor gerekçesiyle Pokemon yayından kalkmıştı. Şu anda 20 yaşında bir delikanlı olan Ferhat’ın sosyal medya hesaplarına baktığımızda  girdilerine verilen Pokemon göndermeli yanıtlar ve aldığı “like” sayıları kendisinin hala -en azından belli bir grup için- fenomen olduğunu gösteriyor. Zaten kendisi de bu şöhretinden memnun olacak ki kullanıcı adı olarak “ppokemonn”u seçmiş.

Konuyla ilgili ikinci fenomen ise “destroyonur” mahlasıyla flash animasyonlar yapan Onur Kek. İnternet’in bizim için çok yeni olduğu, internet explorer’ı açıp nereye gireceğimizi bilmeden kapadığımız, Allah’ım inşallah çok telefon parası gelmez diye dua ettiğimiz ve annemizin teyzen arayacaktı kapa o interneti dediği yıllarda bizi başka bir dünyaya götürmüştü. Yaratmış olduğu imam karakteriyle Pokemonları buluşturan Pokeimam animasyonu bir dönemin mizah anlayışını oluşturmuştu. Günümüz koşullarına mizahı biraz yavan kalsa da, sosyal medyanın olmadığı bir dönemde kulaktan kulağa yayılarak bu kadar popüler olabilmesi müthiş bir başarıydı. Kendisinin grafik işine devam ettiği biliniyor ama İnternette en azından gerçek ismi ve destroyonur mahlasıyla pek iz bırakmadığı için günümüzde tam olarak ne işle iştigal ettiği bilinmiyor.

Üçüncü fenomenimiz ise bir dönemi obeziteye sürekleme tehlikesi yaratan Pokemon tasoları. Cipslerin içinden çıkan bu tasolarla oyun oynayarak karşındakinin tasolarını “ütmeye” çalışmak oyunun asıl amacı. Neyseki Nintendo Pokemon Go oyunu çıkartarak bu hatasını telafi etti de zamanında cips yiyen gençlik kilometrelerce yürüyerek avladıkları pokemonlar sayesinde vucüt kitle indekslerine olumlu katkı yapmaya başladılar.

 

Once Upon a Time in Maraş

sarah_musa
KOLSENTIR
Temmuz13/ 2016

 

Bundan yaklaşık 20 sene önce, şimdikinden oldukça değişik bir gündemimiz vardı.  İngiliz kızı Sarah ve Kahramanmaraşlı Musa arasındaki aşk ülke gündemine bomba gibi düşmüş ve konu memleketler arasında Kardak Kayalıkları krizine dönmeden, İngilizler hamile Sarah’ı vatan topraklarına götürerek olası facianın (!) önüne geçmişti.

Her şey 13 yaşındaki Sarah’ın ailesiyle Alanya’ya tatile gelmesi ve burada 18 yaşındaki Musa’ya aşık olmasıyla başlamıştı. Sonrasında, Sarah’ın din değiştirmesi, kapanması, kıyılan imam nikahı, Musa’nın küçük yaşta kızı alıkoyma suçunan göz altına alınması ve hapis yatması, Sarah’ın hamile kalması, İngiliz ailenin bu aşkı desteklemesi, Türkiye’de konunun “Avrupa Avrupa duy sesimizi işte bu Türklerin ayak sesleri” kıvamında algılanması ve “damat dediğin Türkiye’den alınır” sonucuna varılması derken İngiliz medyasının yapmış olduğu baskıyla Sarah’ın gerisin geriye memleketine dönmesi ile biten bir aşk hikayesi.

Hatta konunun baş rolde Musa’nın oynadığı dizisinin de çekilmesiyle türünü ve puanını da söyleyebiliriz: Puan: 3,79 Türü: Dram, 5 Bölüm 50’şer Dakika.

Sarah memleketine döndükten sonra bir rivayete göre Musa’nın evlendiğini duyunca, daha olası bir senaryoya göre de sevdiğinden 17 yaşında yan komşusu ile evleniyor. Ondan bir çocuğu, 3. evliliğindense 2 çocuğu oluyor.  Sarah şu anda 33 yaşında ve 4 çocuk annesi, Musa’yla olan evliliğinden olan çocuğu Muhammet babasını hiç görmemiş. Musa, Sarah’ın Muhammet’i Kahramanmaraş’a hiç göndermediğini, gelirse geri dönmek istemeyeceğinden endişe ettiğini söylüyor. Muhammet ile iletişimini sadece İnternet üzerinden sağladığını oğluyla fiziksel olarak hiç bir araya gelmediğini ifade ediyor. Çocuğun Türkçe bilmemesi de İnternet üzerinden iletişim için büyük engel.

Bu arada Musa da 2 kez daha evleniyor ve 2 çocuğu oluyor. Musa 2012’de verdiği röportajda Sarah’ın eski dinine döndüğünü bildiğini ama eski kayınpederinin din değiştirerek Müslüman olduğunu ve Ahmet adını kullandığını söylüyor.

Haberlere göre son durumda Sarah’ın evliliği mutlu mesut sürerken, Musa 2 evliliğini de sonlandırmış ve Kahramanmaraş’tan hiç çıkmamış, son eşi evliliğini bitiren şeyin Musa’nın Sarah ile telefonda çok fazla konuşması olarak belirtmiş. Her ne kadar yeni hayatlar kurdularsa da öyle ya da böyle geçmiş peşlerini pek bırakmamış görünüyor.

O eski aşkların kalmadığına dair ufak bir not: Benzer bir olay 2013’te 16 yaşında İngiliz bir kızla 22 yaşındaki Türk genci arasında da yaşanıyor, ama bu sefer erkek tarafının olaya bakış açısı bambaşka:

“İngiliz Daily Mirror gazetesine konuşan Ertan, “Sıkılmıştım, macera olsun diye yaptım” dedi. Ertan, yeni bir İngiliz kız arkadaşının olduğunu ve İngiliz kızların ‘kolay’ olduğunu söyledi. Yine bir İngiliz genç kızla kaçacağını söyleyen Ertan ‘Bu kez 18’in üzerinde olmasına dikkat edeceğim. Pişman değilim” sözleri dikkat çekti.”

 

 

Hitler’in gaz odalarını biz Burdur Cezaevi’nde yaşadık

burdur
iaydinlar
Temmuz12/ 2016

 

Veli Saçılık’tan ilk kez 2000 yılında Burdur’daki cezaevi operasyonu sırasında haberdar olmuştum. İsmine dikkat bile etmemiştim.

Yıllar geçti, burdur cezaevinde kolu koparılan gencin haberlerini ara ara okuyordum. Zamanla ismini ve hayat hikayesini öğrendim. Twitter’da takip ediyorum Veli Saçılık’ı. Kürt sorunu, AKP, Suriye, siyaset, günlük yaşam vs. her konuda çok doğru tespitleri var. Bizim iki kelimeyi biraraya getiremediğimiz durumlarda yazıyor. Hiçbir zaman gereksiz efelenerek ukalalık yapmıyor. Yazması gereken yerde doğru bir dil ve aydın duyarlılığı var. Üstelik mizahı da elden bırakmıyor. Gecekondu mahallesinde lise okumuş. Liseyi bitirmeden gencecik yaşında OSTİM’de çalışmaya başlamış. İçindeki iyilikle, duyarlılıkla gencecik yaşında bir şeyler yapmak istemiş. OSTİM’de Dünya Emekçi Kadınlar günü bildirisini dağıtmış. Bildiride, “devlete ve erkeğe köle olmayın” yazıyormuş. Sadece iyilik bildiği için bu ülkede devlet denen şeyin ve onun vatandaşlarının ne kadar kötü olabileceğini bilmiyormuş. Karşısındaki gücün kötülüğünün sonu olmadığını anlayacağı ve hala yeni bir kötülükle karşılaşacağı sürecin başlangıcı o bildiri dağıtımı ile başlamış. İlk kez tanıştığı gözaltı onun peşini hiç bırakmamış. Bu nasıl bir vicdansızlık, ahlaksızlık, kötülük ki 18 yaşına yeni gelmiş bir çocuğun hayatını hiç terketmez. Bu bizim anlayabileceğimiz bir kötülük değil. Gözaltında işkence yapmak, yalan delillere dayanan yargılama ile hapis cezası vermek, gençliğini ve kolunu almak devlete yetmemiş. muhalif olmanın bedelinin ödetmek için peşini bırakmadan intikan almaya çalışan bir devletle karşı karşıya kalmış hep Veli Saçılık. gecekondu mahallesinde lise eğitimi, yıllarca süren hapis cezası, sakat kalma, yılmama… Dışarıdan açık öğretim bitirip kpss’den yüksek not almak ve nüfus müdürlüğünde memur olmak. mücadelesini, azmini, zekasını takdir etmemek imkansız. Yaşıtlarından farklı olmasının, iyilik yapma isteği ve bir şeyleri değiştirme çabasının bedelini ödedi. ama doğru durduğu yerden milim sapmadan hayata mizah ile bakıp gülümsüyor.

TARİH

19 Aralık 2012

– Cezaevine kaç yaşında, hangi gerekçelerle girmiştiniz?

1995 yılıydı, 18 yaşına girmiştim ve Ankara’nın Ostim Sanayi Sitesi’nde işçi örgütlenme çalışması yaptığım için, “yasadışı örgüte yardım ve yataklık yapmak” gerekçesiyle tutuklandım. Üç ay sonra da serbest bırakıldım.

Dava 1999’da sonuçlandı, 3 yıl 9 ay ceza aldım. “8 Mart, 1 Mayıs gibi tarihlerde bildiri dağıtmak, afiş asmak, 1 Mayıs 1995 tarihinde Tandoğan’da yürüyüşe katılarak ‘Yaşasın 1 Mayıs; İş Emek Özgürlük’ pankartı hazırlama ve taşıma eylemleri, Evrensel Gazetesi satmak v.s.” gibi iddialarla aynı davadan ceza aldım.

Ulucanlar Cezaevi’nde altı ay kadar kaldım. 26 Eylül 1999 Ulucanlar Cezaevi katliamı yaşanmadan dört ay önce Burdur E Tipi Cezaevi’ne sevk edildim.

Ulucanlar’da 30 kişilik koğuşta 102 kişi kalıyorduk. Bu durumu protesto eden arkadaşlarımız, 19 Aralık 2000’de, sonradan ‘hayata dönüş’ adıyla anılacak olan asıl operasyonun provası olan bir katliamda hunharca işkencelerle öldürüldüler, sağ kalanlar F-Tipi denilen “tek kişilik” mezarlara gömüldü.

‘Cezaevi Müdürü, Burdur ikinci Ulucanlar olacak, dedi’

– Burdur Cezaevi ne durumdaydı?

Burdur E Tipi daha ‘sakin’ bir cezaeviydi. Kıyıda köşede kalmış olmanın rahatlığı vardı. Yatacak yer sorunu gibi “ufak tefek” sorunlar olmasına rağmen özel bir baskı uygulanmıyordu. Ama Erzurum Cezaevi Müdürü Katip Özen’in, Burdur’a atanmasıyla birlikte bu durum sona erdi. MGK’da alınan F Tipi’ne geçiş kararını tüm cezaevlerinde uygulamak için başlatılan “psikolojik harekât” bu atamayla açığa çıkmış oldu.

Burdur Cezaevi’nin 19 Aralık 2000’de bütün cezaevlerinde gerçekleştirilen katliamın uygulama öncesi prova alanı olarak düşünüldüğü sonradan devlet yetkililerinin ağzından itiraf edildi.

Yeni cezaevi müdürü kısa sürede “onur kırıcı” uygulamaları hayata geçirdi, önce sürekli üst araması ile başladı, ardından sıcak su ve soğuk su kesintileri geldi. Banyo yapamıyorduk. Ziyaretçilerimize eziyet ediliyor, aramalarda eşyalarımız talan ediliyordu. Mahkûmları “adam etme” hedefiyle işkenceye varan baskılara maruz kaldık. Mahkeme ve hastaneye gidenler dönüşte öldüresiye dövülüyordu.

Bu uygulamalar başladıktan kısa bir süre sonra Ulucanlar katliamı gerçekleşti. Ulucanlar’da işkenceye maruz kalan beş kişi ertesi gün bizim olduğumuz 4. Koğuş’a getirildi. Yapılan işkencenin vahşetini vücutlarına bakınca apaçık görebiliyorduk. Ulucanlar saldırısını protesto için yaptığımız “sayım vermeme” eylemi ardından Cezaevi Müdürü “Burası ikinci Ulucanlar olacak” diyerek bizi tehdit etti.

Ailelerimiz durumun vahametini fark edip defalarca “Burdur ikinci Ulucanlar olmasın” diye eylem yaptılar. Gazetelerde “Burdur ikinci Ulucanlar olabilir” içerikli haber ve köşe yazıları yayınlandı. Biz de Ulucanlar’da yapılanların bütün cezaevlerinde gerçekleştirileceğini öngörüyorduk. Gözden uzakta olduğu için Burdur’u seçtiler. Erzurum Cezaevi’ndeki sert uygulamalarıyla nam salmış. Cezaevi Müdürü Katip Özen’in Burdur’a tayini de bu plana uygun bir adımdı.

‘Yangın söndürmekle görevli insanlar yangın çıkardı’

– Olay günü söz konusu isyan nasıl gelişti, neler yaşandı?

İsyan yok, hepsi önceden hazırlanmış bir tezgâh, tamamen hesaplı bir saldırıydı. Mahkemeye giden beş arkadaşımızın feci şekilde dövülmesinden hemen sonra on bir arkadaşımız hakkında, verdikleri bir dilekçe nedeniyle, İzmir’de duruşmaya katılmaları için “zorla mahkemeye götürülme” kararı çıkarılmıştı.

Mahkemeye “dövülmeme” sözü ile çıkacaklarını söyleyen arkadaşlara “Siz gününüzü görürsünüz” diyen Cezaevi Müdürü, zaten Bolu Komando Tugayı’nı cezaevinin avlusuna yığmış. Gece boyu hazırlık yapan asker ve gardiyanlar 5 Temmuz 2000’de sabah saat 08:00’de saldırıya geçtiler.

Ulucanlar katliamını hatırlattığı için hemen kapılara dolaplarla barikat kuruldu. Arka arkaya patlayan ses, sis ve gaz bombaları ile savaş alanına dönen koğuşumuzu terk ederek ortak avluyu paylaştığımız ve diğer siyasi arkadaşlarımızın kaldığı 3. Koğuş’a geçtik. Askerler havalandırmayı geçerek bizi 3. Koğuş’ta sıkıştırdı. Camın önüne koyduğumuz yatak ve battaniyeleri itfaiye eri yanıcı madde dökerek yaktı. Yangın söndürmekle görevli insanların yangın çıkardığına tanıklık ettik…

‘Hitler’in gaz odalarını biz Burdur’da yaşadık’

Tutuşan yatakların çıkardığı duman nedeniyle boğulma tehlikesiyle karşı karşıydık. Bu yetmezmiş gibi çatıyı delerek içeriye biber ve sinir gazı bombası attılar. Mekânın küçük ve kapalı olması etkiyi daha da arttırıyordu. Hitler’in gaz odalarını biz Burdur’da yaşadık.

Bulunduğumuz yer bir duvarla siyasi kadın koğuşundan ayrılıyordu. Kadınlar o duvarın mazgallarının çevresini kırarak bizim onların tarafına geçmemizi sağladılar. Orada birazcık nefes alabildik.

Saldırının hızını kesen askerler daha çok “prova” yapıyor gibiydiler. Kadınlar koğuşu 40 metrekare idi ve biz 61 kişi içine sıkışmıştık. Dava tutanaklarına gore, 415 asker ve 100 civarında gardiyan görev almıştı operasyonda.

61 kişi ölümü bekliyorduk bu odada…

‘Beni gören kepçe üzerime hızla hareket etti, sağ kolum koptu’

Sonra yine gaz bombaları başladı. Ardından, dış duvar büyük bir gürültüyle üzerimize çöktü. Odanın içine “elevator” denen kocaman kepçenin ağzı girdi. Gaz bombasının etkisiyle hava almak için açılan deliğe yaklaştığım anda beni “gören” kepçe üzerime doğru hızla hareket etti ve sağ kolum kepçe ile duvar arasında kalarak koptu.

Kolumu itfaiyenin sıktığı suyun içinde molozların, gaz bombalarının arasında arayıp buldu arkadaşlarım, “Yaralıyı alın,” diye bağırdılar…

Bu olayın ardından saldırının şiddetini arttırdılar, itfaiye su sıkarken diğer taraftan da gaz bombaları atılıyordu. Su o kadar yükselmişti ki boğulmamam için arkadaşlar beni kucaklarında tutuyorlardı. İki üç saat sonra askerler beni aşağıya almayı kabul etmişlerdi, kopan sağ kolumu sol elime alarak merdivenden arkadaşlarımın yardımıyla indim.

‘Kafasına gaz bombası gelen arkadaşımızın beyni ortaya çıktı’

– Başka yaralanan mahkûm olmadı mı?

Kafasına gaz bombası isabet eden bir arkadaşımızın beyni ortaya çıkmıştı. Astım hastaları vardı, 1996 ölüm orucu yüzünden sağlık sorunu olan insanlar vardı aramızda, hepsi can çekiştiler. Tam bir can pazarı yaşandı. Askerler duvarları taradılar. Ortalık savaş alanı gibiydi.

Şans eseri ölen olmadı ama ben hastaneye doğru yol alırken geride kalan arkadaşlar, saatlerce bu işkenceyi yaşamışlar. Kalaslarla dövülerek yeraltı hücrelerine indirilmişler, bir hafta savcı gözetiminde işkence yapılarak başka cezaevlerine sevk edilmişler.

Geçen ay AİHM’in Türkiye’yi mahkûm ettiği dosyada, bir kadın arkadaşımıza tecavüz, kepçeye insanları doldurup yukarıdan aşağıya bırakma, suda bir hafta bekletme gibi işkenceler de var.

Dönemin Valisi Kaya Uyar’ın “Başarılı bir operasyon oldu, insan hakları çerçevesinde operasyon yaptık” sözü Türkiye’nin insan hakları anlayışının arka planını ortaya koyuyor.

‘Yanlış hastaneye sevk edilince kolumu kaybettim’

– Olay sonrasında, hastane ve tedavi sürecinde neler yaşadınız?

Cezaevinden Burdur Devlet Hastanesi’ne götürüldüm, hiçbir müdahale yapılmadan orada bekletildim. Hastanede kolum yanımdaydı. Saatlerce bekletmek yerine söyleyecekleri tek şey “Mikrocerrahi yok!” olacaktı… Hastanede, “Teröristmiş, iyi olmuş” lafları ettiklerini de duydum… Sonra Isparta’ya sevk edildim, orada da ‘mikrocerrahi’ olmadığı için işlem yapılamadı. Antalya Akdeniz Üniversite Hastanesi’ne sevk edilmem gerekirken Isparta’ya sevk edilmiştim. Böylece kolumu kaybetmiş oldum.

‘Kolumu köpeklerin bulduğunu hastanede okudum’

– Ama olay, siz kolunuzu kaybettiğiniz için değil de, başka türlü bir “ihmal” neticesinde basına yansımış oldu?

Cumhuriyet Gazetesi Burdur muhabiri Sergül Canıgür ortaya çıkarmış oldu. Çöpe atılan kolumu köpekler bulmuş ve sokaklarda gezdirmişler, polis cinayet şüphesi ile araştırma yapınca kolun benim olduğu anlaşılmış. Konu basına yansıdığı içinde saklayamamışlar.

Ben bütün bunları, hastanede tutuklu hücresinde yatarken annemin getirdiği Cumhuriyet Gazetesi’nde okudum. Kolumun koparılması, ringde işkence, hastanede sağlam elime kelepçe, ayağıma kan toplayacak sıkılıkta zincir vurulması… Yine de benim için en garip olay, “Bir mahkûmun kolu köpeğin ağzında bulundu” haberiydi. Anlatması zor…

Böylece Burdur Cezaevi olayı “köpeğin ağzındaki kol” olarak Hikmet Sami Türk, Bülent Ecevit, Devlet Bahçeli, Mesut Yılmaz ve esas aktör olan MGK’nın mahareti olarak tarihin karanlık sayfalarına geçirmiş oldu.

– Ne kadar sonra ve nasıl cezaevine döndünüz?

Orası da tam bir işkence… Isparta’da hastanede bir hafta kaldım ve tekrar Burdur’a Cezaevi’ne getirildim, yatak filan vermediler, koşullar o kadar kötüydü ki açlık grevine başladım, olay basına yansıdığı için müfettiş geldi, zincirlerimi çıkarttırdı, tekrar hastaneye sevk etmek zorunda kaldılar. Özel ambulans ile tekrar Isparta Hastanesi’ne götürdüler. Toplam 28 gün gibi bir süre sonra Burdur Cezaevi’ne getirildim ve bir hafta sonra da Haymana Cezaevi’ne sevk edildim. Haymana Cezaevi’nde göründüğüm altı aylık sürenin iki ayını Ulucanlar’ın şimdi “müze” yapılan tek kişilik hücrelerinden birinde geçirdim…

‘Ömür boyu kolsuz yaşayabilirim, ancak…’

– O kadar kısa sürede tedaviniz tamamlanabilmiş miydi, nasıl idare ettiniz cezaevinde tek kolla ve o koşullarda?

Cezaevinde her şey tam olarak iyileşememiş ve sakat bir insana eziyet etmek için kurgulanmış gibiydi, çok isyan ettim her konuda ama en çok yazı yazmada, kişisel ihtiyaçlarımı karşılamada ve hayata adaptasyonda çok zorlandım…

Ama asıl zorluğu çıkınca yaşadım. Toplumda kolu olmayan biri olarak var olmak zor. Ancak yaşama zorunluluğum, sevincim var, Nâzım gibi yaşamayı ciddiye alıyorum. Mesele bir kolu kaybetmek değil, benliğini, haklılığını, mücadele etmeyi ve adalet duygusunu kaybetmemek. Bunları kaybetmedim, ömür boyu kolsuz yaşayabilirim, ancak bunlar olmadan yaşayamam.

– Ailen ve annen için de çok zor bir süreç olmalı?

Bu soruya annem cevap vermeli…

– Ne zaman ve nasıl beraat ettin?

Ben 19 Aralık 2000’den iki gün sonra “Rahşan Affı”yla çıktım. Cezamın bitmesine beş ay kalmıştı zaten. AB uyum yasaları nedeniyle Ceza Kanunu’nda değişiklik olunca Ankara 2 No’lu DGM’ye dilekçe verdim, “Beni mahkûm ettiğiniz suç, suç olmaktan çıkmıştır, fikir özgürlüğüdür,” diye. Kabul edildi, önceki mahkûmiyet hükümleri kaldırıldı, beraat ettim.

Yani onca yıl sonra çıkan kararda, hükme söz konusu eylemlerin “suç tarihi ve öncesinde o gün için gündemde olan olaylarla ilgili bildiri dağıtmak ve pankart açmaktan ibarettir” denilmekteydi…

’19 Aralık’ta Cezaevleri Müdürü olan Ertosun bugün HSYK’nın başında’

– Daha sonra siz dava açtınız değil mi?

Çıktıktan sonra iki dava açtım. Biri hastanenin kolumun bir köpeğin ağzında bulunmasına sebep vermesinden dolayıydı. 06 Ekim 2000 tarihinde “soruşturma izni verilmemiştir” diye bir karar veriyor Budur Valiliği, doktorlar ve diğer sağlık görevlileri hakkında. Buna rağmen haklılığım vurgulandı. Cüzi bir tazminat kazandım.

Operasyonla ilgili açtığım davada idari mahkeme kararı, “Göz yaşartıcı bombanın etkisiyle açılan deliğe hava almaya çıkan mahkûm, o haliyle kolluk kuvvetleri için bir tehlike oluşturmadığı açıkken ve iş makinesi tarafından da görüldüğü açık bir şekilde belirlenmişken, hem kolunun kopacak şekilde yaralanmasına ve ardından uzun süre tedavi almasını ihmal ederek açıkça hizmet kusuru işlediklerine ve orantısız güç kullanarak zarara uğratılmıştır,” diyordu.

Yüz bin maddi, elli bin lira manevi tazminat kazandım. 2005 yılında ödeme yaptılar.

Ama sonra Danıştay, usulden bozdu. O kararı verdiklerinde aslında isyan davası zaman aşımından bitmişti, evrak vermeme rağmen dinlemediler.

Ali Suat Ertosun’u hatırlarsınız, 19 Aralık Operasyonu’nda Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürü’ydü. Bugün HSYK’nın başında ve hâkim atamalarını o yapıyor. Antalya İdare Mahkemesi’nden, Isparta’ya alınan davada Ali Suat Ertosun’un atadığı hâkimler “devletin gereğini yaptığına” hükmettiler. “Devletin öldürme yetkisi vardır, o yetkiyi kullanmış” diyerek reddettiler. Şu an Danıştay 10. Daire’de. Kaybedersem, tazminatı faiziyle geri ödemem gerekecek!

‘Savcı: Askerlere dava açmama sebebim Adalet Bakanlığı’nın baskısı’

– Antalya İdare Mahkemesi’nin açık itirazına ve kararına rağmen mahkûmların koğuşuna müdahale edebilmek için iş makinası kullanmak, cezaevlerinin iç ve dış güvenliğinin korunmasında olağan ve mevzuata uygun bir yöntem miymiş?

Evet, son derece normal ve yerinde bir uygulamaymış anlaşılan.

Olay sonrası tek bir devlet görevlisi yargılanmadı, Olayla ilgili soruşturmalarda savcı devletin meşru öldürme hakkından bahsetti. Dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk olayla ilgili “Vahim şeyler var, gereken yapılır” demesine rağmen hiçbir şey yapılmadı. Bizlere isyan çıkartmak ve devlet malına zarar vermekten davalar açıldı.

Bunca işkencenin üzerine bize bir de ceza vermek basına yansıyacağı ve “kamuoyunda tepki çekebileceği” düşüncesiyle zaman aşımıyla davaları kapattılar. Dosyama bakmak üzere Burdur’a gittiğimde Cumhuriyet Savcısı, beni odasına çağırdı ve askerlere dava açmamasının nedeninin Adalet Bakanlığı’ndan yapılan baskı olduğunu söyledi. Bir kez daha “bağımsız Türk yargısının” içler acısı durumunu yaşayarak görmüş oldum.

‘AİHM, savcıyı işkenceyi örtbas etmeye uğraşmakla suçladı’

– Ama AİHM lehinize karar verdi?

Hiçbir gardiyan ve yetkilinin yargılanmamasıyla ilgili AİHM’e açtığımız davada, haklı bulunduk. AİHM, Cumhuriyet Savcısı’nın hiçbir suçluya soruşturma açmayarak ciddiyetsiz davrandığını, işkencecileri ortaya çıkarmak bir yana şikâyetçi olanları terörist ve kötü niyetli adlandırdığını, samimi olmadığını söyledi. Kısacası, AİHM, savcıyı “işkenceyi örtbas etmeye uğraşmakla” suçladı. Diğer arkadaşlar 20’şer bin Euro aldılar. Benim tazminat hükmüm ileriye bırakıldı. Danıştay kararına göre verilecek.

Zaten olayın yıl dönümü olan 5 Temmuz 2011 tarihinde AİHM, “devletin işkenceyi araştırmadığını, savcının işkenceyi ortaya çıkarmak yönünde değil saklama ve soruşturmayı kapatma yönünde davrandığı” gerekçesiyle devleti tazminata mahkûm etmişti. Burdur Cezaevi’nde işkence böylece AİHM aracığı ile de bir kez daha tescil edilmiş oldu.

‘Hikmet Sami Türk ve Ali Suat Ertosun’a kin duyuyorum’

– Şu anda çalışıyor musunuz, bütün bu süreç hayatınızdan – kolunuzu kaybetmek dışında neler alıp götürdü, ruh halinizi nasıl etkiledi?

Cezaevine girmeden önce makine ressamıydım. Çıktıktan sonra uzun süre işsiz kaldım. Ama sonra tazminata mahkûm ettirdiğim İçişleri Bakanlığı’nın personeli oldum. Nüfus emekçisiyim. KPSS sınavı ile yerleştim. Evliyim, bir kızım var.

Süreç hayatımdan sağ kolumu alıp götürdü. Başkaca bir şey alabildiğini zannetmiyorum. Yaşama sevincim yerinde olduğu sürece bana psikolojik zarar veremezler. Önemli olan eğilip bükülmeden yaşayabilmeyi başarmak.

Ruh halim iyi, sadece eskiden kişisel olarak kin beslediğim insanlar yoktu, şimdi Hikmet Sami Türk ve Ali Suat Ertosun’a şahsi ama aynı zamanda toplumsal içerikli kin duyduğumu söylemeliyim…

‘Türk’ü görünce, devletin gücünün zavallıların elinde olduğunu düşündüm’

– 2011 Haziran ayında seçim çalışması yapan Hikmet Sami Türk ile basına yansıyan bir karşılaşmanız olmuştu, ne hissetmiştiniz?

Beklenmedik bir karşılaşma olduğu için söylemem gerekenleri söyleyemedim. Aynen basına yansıdığı şekilde geçti aramızdaki konuşma.

Son derece tedirgin oldu ve samimiyetsiz yanıtlar verdi elbette. “Kolumu koparttınız,” dediğimde “Yok öyle bir şey!” dedi. “Size tehlikeli görünüyor muyum?” dediğimde “Hayır, niye?” diye sordu. “Bize ‘tehlikeli’ diye neler yaptılar. Siz hatırlamadınız ama biz televizyonda sizi her gördüğümüzde anıyoruz… Bebeğimi hiç kucağıma alamıyorum. Mecburen boynuma astığım ana kucağında taşıyorum…” dedim.

“Operasyonun bizimle ilgisi yok, jandarma yapmıştı, umarım sorumlular cezalandırılmıştır,” dedi. Böyle bir rahatlık ve samimiyetsizlik olabilir mi?

2006 yılında Burdur Cezaevi’ni “mafya”nın yönettiği ve müdürün de rüşvet aldığı haberleri ortaya atılmıştı. Devletin gücü bir tek elleri kolları bağlı insanlara yetiyor demek ki. Hikmet Sami Türk’ü karşımda görünce, devletin gücünün insanlıktan çıkmış zavallıların elinde olduğunu düşündüm, öyle hissettim. Onlar yargılanıp cezalandırılmadan kimse bu ülkede insan haklarından ve hukuktan bahsetmesin.

‘Anamın babamın oy verdiği parti kolumu kopardıysa…’

– 18 yaşında “solculuk” eylediğiniz için cezaevine girdiniz. Bütün bu yaşadıklarınızdan ne öğrendiniz, ne anladınız bu hayattan?

Bugünkü hayat felsefemi “Dünyayı seven veli değildir, canından geçen deli değildir,” sözü özetler.

Radikal değilim, ama pasif hiç değilim. Genel anlamda “halk için” mücadeleye inanmam, ama yaptıklarım ya da düşlerim halkın içindedir.

Yoksulluğun en zor biçimlerini yaşayarak büyüdüm; paranın değerini de, değersizliğini de bilirim.

Yaşadıklarımdan öğrendiklerimin başında; “Devlete elini verirsen kolunu alamazsın” gerçekliği oldu.

“İki sene değil mi, yatar çıkarım” derken “çıkamamak” diye bir şey varmış, onu öğrendim.

Ayrıca, engelli olmak çok zormuş, yaşayarak öğrendim.

Anamın babamın oy verdiği parti kolumu kopardıysa, demek ki siyasette “babama bile” güvenmemeliymişim, bunu da yaşayarak öğrendim…

 

Eğer affetmeyi öğrenmeseydim, bir adım bile gelişemezdim. Yaşamım ziyan edilmiş bir yaşam olurdu…

marie-balter
ikarakas
Ağustos23/ 2015

Marie Rose Balter

Marie, 1930 yılında kendisine bile bakmaktan aciz alkolik bir annenin evlilik dışı çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Annesi 5 yaşında olan Marie’yi yurda verir. Ardından sadist bir çift onu evlatlık edinir. Marie’nin kaderi ne yazık ki yine yüzüne gülmez, bu italyan asıllı çift küçük kızı evin mahzenine kapayıp sistematik biçimde işkence eder. Dışardan bakıldığında normal ve çok saygın göründükleri için, bunu yıllarca rahatlıkla gizleyebilirler ve Marie adeta cehennemi yaşar.

Marie Rose 17 yaşında depresyondan felç geçirir. Halisünasyonlar da gördüğü için doktorlar ona şizofren teşhisi koyar ve onu akıl hastahanesine yerleştirirler. Marie hayatının 17 yılını orada geçirir ve çok zor yıllar yaşar. Umutsuzluk ve çaresizlik içinde kıvranır durur. Yemek yemez, yerinden kımıldamaz ve sıkça intihar etmeyi düşünür.

Otuz dört yaşına geldiğinde doktorlar Marie’nin durumunu yeniden değerlendirir. Onun şizofren olmadığına, ağır depresyon geçirdiğine ve panik atak yaşadığına karar verirler. Arkadaşlarının ve kendisini seven bir kaç sağlık görevlisinin yardımıyla Marie hastaheneden çıkar.

O artık hür ve yaşamını nasıl sürdüreceğine dair kendisi karar verme aşamasındadır. Terk edilmiş, işkence ve tacize uğramış, otuzdört yılı ziyan olmuş bir kişi olarak hiçte kolay olmayacaktı, ama o yılmadı ve kızgın, öfkeli, umutsuz olmak yerine sıfırdan başlamayı tercih etti.

Yetkililer “Aklı dengesi yerinde değil, okuması imkansız” dedikleri halde Marie, Salem State Üniversitesine Psikiyatri bölümüne girer ve mezun olur. Bu ara kanser hastalığına yakalanır ve mücadalesini kazanır. Kendisi gibi akıl hastahanesinden çıkmış ve iyileşmiş Joe ile evlenir. Kocası maalesef altı sene sonra ölür ve Marie kendini işine verir. Uzun yıllar doktor olarak çalıştıktan sonra Harvard Üniversitesi’nde mastır yapar. Psikiyatrik hastalarla çalışır, konferanslar verir. Biyografisi yazılır ve hayatı film olur (Nobody’s Child). Bir çok ödüle layik görülür.

Elli sekiz yaşındayken, ‘vay be’ dedirtecek birşey yapar: On yedi yılını geçirdiği Masachusetts Danver Devlet Hastahanesine yönetici olarak atanır ve gelin görün ki, göreve alınır.

Verdiği bir basın toplantısında şunları söyler: “Eğer affetmeyi öğrenmeseydim, bir damla bile gelişemezdim. Yaşamım ziyan edilmiş bir yaşam olurdu. Ve bugün bu hastahaneye yönetici olarak dönemezdim.”

Marie Rose Balter’in yeni görevini haber yapan bir Ajans, onun zafer açıklamasını da şöyle yapar: “En uzun yolculuk, beynimizden yüreğimize yaptığımız yolculuk. Affetmek bu yolculuğun en kestirme yolu. Affetmeyi gerektiren her yara, içinde önemli bir dersi barındırır. Dersi görebilmek için yarayı yeniden deşerek yüzleşmek zorunda kalsak bile…”

O şimdi asker değil.

OsmanMuratUlke
iaydinlar
Haziran04/ 2015

Osman Murat Ülke

1 Eylül 1995(Dünya Barış Günü) İzmir’de yaptığı açıklama ile vicdani reddini açıkladı. Tam bir yıl sonra tutuklanarak Mamak Askeri Cezaevine kondu. Kesintilerle toplam 2,5 yıl süren tutukluluğu boyunca, pek çok seferinde Bilecik’te bulunan birliğine ‘mevcutlu’ götürüldü.

Vicdani retten asla vazgeçmedi. Bu en ağır sivil itaatsizlik eylemiyle savaşın, ölümün, emir alıp emir verme üstüne kurulu toplumsal ilişkilerin karşısına dikiliyordu. Kasırga karşısında bir saz kadar güçsüzdü. Ama öte yandan göz kamaştırıcı bir gücü vardı. Koruma altına almayı, geçiştirmeyi reddettiği hayatının kırılganlığından alıyordu bu gücü. Sorgulanması imkânsızlaştırılmış, tabular anası olarak göğsümüze çökmüş bir konuda akıllı olmayı bir yana bırakıp bize vicdanının uğultusunu dinletiyordu. Güvendiği büyükleri yoktu. Savaşın ve hayatın emir komuta zincirinin bir halkası olmayı reddeden bu adamın tahliye edildikten bir süre sonra yine hapishaneye kendi iradesiyle dönüşü inanılmazdı.

Osman Murat Ülke, uzun bir “gözaltı – mahkeme – hapis – birliğe sevk – vicdanî reddi yineleme” döngüsü nedeniye 2,5 yıl hapis yattıktan sonra yaptığı basın açıklamas :

“İyi günler,

bugünkü basın toplantısını Izmir Savaş Karşıtları Derneği düzenlemedi. Bu toplantının sorumluluğu yalnızca bana aittir.

Bildiğiniz gibi Ankara Genelkurmay Mahkemesi önünde görülen ve “halkı askerlikten soğutma” suçunu işlediğimiz iddia edilen dava 29 Ağustos tarihinde sonuçlandı.

Dava sonucunda, geçen yıl kapatılan Istanbul Savaş Karşıtları Derneği Başkanı Arif Hikmet Iyidoğan altı ay, üniversite öğrencisi Gökhan Demirkıran dört ay, Mehmet Sefa Fersal ise iki ay hapis cezasına çarptırıldılar. Ben beraat ettim. Ancak karar okunmadan önce dava konusu ile hiç ilgisi olmadığı halde hakimin askerliğimizi yapıp yapmadığımıza dair soruları sonucu Çankaya Askerlik Şubesi’ne teslim edildim.

Yargı yoluyla bizimle başa çıkamayan ordu, bu biçimde savaş karşıtlarını kamuoyu gözü önünden kaçırabileceğini sanıyor. Herşeyden önce ben asker kaçağı değilim, vicdani retçiyim. Ne askerlik yapmayı, ne de kaçmayı düşünüyorum. Kaçmam için hiçbir neden yok, çünkü insanların askere gitmeme hakkını saklanıp gizlenmeden kullanabilmeleri gerektiğini savunuyorum.

Askerlik Şubesi’nde bana verilen kağıtlar gereği, benim artık bir asker olduğum ve dün, yani 31 Ağustos tarihinde, Bilecik’te bulunan 9. Jandarma Er Eğitim Alayı’na teslim olmam gerektiği iddia ediliyor. Gördüğünüz gibi gitmedim, buradayım. Asker kaçağı değilsem de, kendi ayağımla kışlaya gitmekte bir anlam göremiyorum. Aksine, kendi iradem doğrultusunda bana ait olduğunu kabul edemeyeceğim askerlik cüzdanını şimdi burada sizlerin gözleri önünde yakacağım. Ayrıca, şu gördüğünüz zarfın içinden çıkan belgelerden tebellüğ belgesini de yakacağım ve devletin malı olan geri kalan belgeleri de posta yoluyla devlete iade edeceğim. Belki onlara lazım olur. Yine bana yol ve yiyecek parası olarak verilen 101.000 TL’yi az sonra bu zarf ile birlikte Çankaya Askerlik Şubesi Başkanlığı’na iade edeceğim.

Ben asker değilim ve asla olmayacağım. Elbette götürüleceğimin farkındayım, ama götürülene kadar, artık kaç gün sürerse, yaşantımın akışında hiçbir değişiklik olmayacak. Beni zorla götürmek amacıyla burada bulabilirler. Ancak kışlada sonuna kadar direneceğimi ve hiçbir şekilde askerlik yapmayacağımın altını tekrar çiziyorum.”

bagdatkafe

Bağdat Kafe

31 Görütülenme
te_ori
Şubat03/ 2014

Son yılların en önemli gündem maddesi Suriye’deki iç savaş. Suriye’de onlarca grup kendi ideallerince savaşmaya devam ededursun, bizim ülkemizde henüz ağırlıklı olarak iki grup tutum var savaşa karşı. Halkına zulmediyor diye Esad karşıtı olanlar ve Ortadoğu’daki amansız oyunlara karşı duruyoruz diyen, kimi istemeye istemeye kimi ise seve seve Esad’ı destekleyenler.

Tabi bu çok yüzeysel bir bakış açısı. Konu daha detaylı incelenebilir ve daha derin, anlamlı çıkartımlar elde edilebilir. Ortak sesler de yok değil. Bugün hepimiz savaşta yaşanan can kayıplarına üzülüyor, bunun durması gerektiğini düşünüyoruz. Hiçbirimiz burnumuzun dibinde olup biten bu savaşa göz yumamıyoruz.

Bunun bir yanılsama olmadığına, yeterince zaman geçen her şey gibi bu savaşı da kanıksamayacağımıza inanmayı hepimiz çok istiyoruz. Fakat aşağıdaki ‘istatistikler’ bu konuda biraz umudumuzu kırabilir. Geçtiğimiz on yılın en büyük olaylarından ve bir zamanlar yaprak kıpırdasa ekranlarımızdan, gazetelerimizden haberdar olduğumuz Irak Savaşı hala can almaya devam ediyor. Fakat artık ABD çekildiği için midir yoksa yıllardır devam etmesinden dolayı aşinalık kazandığımızdan dolayı mıdır, pek rastlayamıyoruz haberlerde.

2 Şubat 2014: 24 Ölü.
1 Şubat 2014: 24 Ölü.
31 Ocak 2014: 14 Ölü.
30 Ocak 2014: 25 Ölü.
29 Ocak 2014: 39 Ölü.
28 Ocak 2014: 11 Ölü.
27 Ocak 2014: 32 Ölü.

Bunlar sadece son bir haftada Irak’ta bombalı saldırılar, silahlı saldırı, adam kaçırma, idam, intihar saldırıları sonucu hayatını kaybeden insan sayısı. 2014 Ocak ayında ölenlerin toplam sayısı ise 1.076 sivil. 2013 yılında ölen sivillerin sayısının 7.000 ile 10.000 arasında olduğu tahmin ediliyor. http://www.iraqbodycount.org/database/recent adresinden olan biten takip edilebilir.

Savaşların amaçlarının çirkin olup olmadıkları, milli menfaatlere uygun ölümlerin haber değeri taşıması, insanın ölüm dahil, sürekli olan şeylere ilgisini yitirmesi gibi şeyler bu yazının amacı dışındadır. Sadece Suriye İç Savaş’ının geleceğine dair yapılacak yorumlarda istatistiki bir katkı niteliğindedir.

ikarakas
Haziran23/ 2013

Fikri Sönmez Ordu’nun Fatsa ilçesinin eski belediye başkanlarından biridir. Bağımsız belediye başkanı olarak seçildiği seçimlerde CHP, AP ve MSP’nin aldıkları oyların toplamından daha fazla oy alarak büyük bir halk desteğiyle seçilmiştir. Asıl mesleği terziliktir. Genç yaşta TİP ile tanışmış, daha sonra parti içerisindeki ayırımda Mahir Çayan çizgisini benimsemiş ve THKP-C saflarına katılmıştır. Onu asıl önemli yapan ise tüm Türkiye’ye hatta dünyaya verdiği yerel yönetim dersidir.

Göreve gelmesiyle birlikte Fatsa’yı 11 farklı bölgeye ayırıp bu bölgelerde Halk Komiteleri’ni oluşturdu. Komite üyeleri gizli oylama yapılarak yine halk tarafından seçildi ve halkın sorunlarını belediyeye aktarma ve belediye faaliyetlerinin denetlenmesiyle görevlendirildiler. Halkı en etkin biçimde yönetime katmaya çalışan yeni başkan bununla da yetinmedi. İki ayda bir geniş katılımlı halk toplantıları yapmaya ve tüm bölge halkını yönetime katmaya çalıştı. Bu geniş katılımlı halk toplantılarında ülke gündemine dair tartışmalar da yapıldı.

Çamura Son Kampanyası ve Fındık Mitingi o dönemde yapılmış ve hala bölgedeki etkisi kırılmamış etkinliklerdi. Bunların yanında kumara, karaborsaya ve kadına yönelik şiddete karşı yürütülen çalışmalarla halk bilinçlendiriliyor ve gerçek anlamda modern bir ilçenin temelleri atılıyordu.

Tüm bu olumlu gelişmelere merkezi yönetimin tepkisi gecikmedi. İlk önce Çorum’da yaşanan ve 57 insanın ölümüyle sonuçlanan olaylarla ilgili görüşü sorulan dönemin başbakanı Süleyman Demirel “Çorumu bırakın, Fatsa’ya bakın” diyecek, bundan kısa bir süre sonra da Fatsa’ya “Nokta Operasyonu” düzenlenerek bu yerel yönetim deneyimine askeri ve sivil faşist güçlerin ortaklaşa çalışmasıyla son verilecektir.

11 Temmuz’da gözaltına alınan Fikri Sönmez gözaltı süresi boyunca ağır işkenceler görür. Bir yandan basın da yalan haberlerle onu yıpratmaya çalışır. Dönemin Tercüman Gazetesi, Sönmez’i kendince küçük düşürmek için sürekli terziliğinden bahseder. Mahkemede Fikri Sönmez bu konu ile ilgili şöyle konuşmuştur:

“Anlatmak isterim ki, ben otuz yıla yakın geçimimi terzilik mesleğinden sağladım. Bana ‘Terzi’ olarak hitabedilmesi beni küçültmez, aksine yüceltir. Ben adı geçen gazetenin yöneticileri gibi Amerikan emperyalizminin borazanlığını yapıp da onlara kiralanmadım.”

12 Eylül sonrası Kenan Evren’in yaptığı “Biz gelmeseydik Fatsa’dakiler gelecekti” açıklaması aslında Fatsa halkının ve başkanlarının ne kadar büyük işler başardığının en somut göstergesidir.

İşkencelere ve kötü hapishane koşullarına Terzi Fikri’nin kalbi daha fazla dayanamaz ve 4 Mayıs 1985’te kalp krizi sonucu yaşamını yitirir.

Arkasında yarım kalmış bir yerel yönetim deneyimi bıraktı. Ama öyle bir deneyim ki, binlerce insanın geleceğe umutla bakmasını ve bazı şeylerin “ütopya” olmadığına inanmasını sağlayacak bir deneyim…

nicola_bart

Selam size Nicola ve Bart

590 Görütülenme
ikarakas
Mayıs29/ 2013

“Ömrümde gerçekten hiç suç işlemediğim gibi, bütün ömrümce suçu, yani bugünkü yasaların ve ahlakın suç saydığı şeyleri yeryüzünden yok etmenin mücadelesini verdim. Bunların yanı sıra bugünkü yasaların ve ahlakın haklı bulduğu ve kutsadığı suçu da yani insanın insanı ezmesi ve sömürmesi suçunu da işlemedim. Ve burada bir suçlu olarak bulunmamın bir nedeni varsa, birkaç dakika sonra beni mahkûm etmeniz için bir neden varsa, o da işte bundan başka bir şey değildir.”

Tam yedi yıl süren bir komplo davasının kısacık özetidir yukarıdaki alıntı. Adları günümüze dek uzanan iki İtalyan göçmen, Sacco ve Vanzetti’nin idamla sonuçlanan yargılanmalarındaki küçük bir kesittir yukarıdaki savunma.

Bir soygun ve örülen komplo davası
15 Nisan 1920’de, Boston’un banliyölerinden birinin ana caddesinde, bir soygun sırasında iki kişinin öldürülmesiyle başlayan bir süreç, iki İtalyan’ın adını tüm dünyaya duyurdu. Nikola Sacco ve Bartolemeo Vanzetti…
Tüm bu yaşananların başladığı dönem, birinci dünya savaşı’nın sona erdiği ama ekonomik ve siyasi krizin hala güncelliğini koruduğu bir dönemdir.
Bir ayakkabı firmasının muhasebecisi ve bu kişinin koruması, işçilerin ücretlerinin bulunduğu zırhlı kasayı naklederken saldırıya uğrar ve ölür.
Saldırı sırasında kullanılan çalıntı arabanın izini süren komiser, poliste kaydı bulunan İtalyanların olaya karıştığı bilgisini edinir. Bu yaşananların üzerine bir otomobil tamircisi, işyerine iki İtalyan’ın geldiğini bildirir. Teşhis edilen kişileri elinden kaçıran komiser, bunun üzerine ihbar edilen iki adamı tutuklar. İkisi de yabancıdır. İkisi de silahlıdır. Üstlerinde anarşist bir bildiri bulunur. Adları Nicola Sacco ve Bartolomeo Vanzetti’dir. İlk sorgulamayı yapan sorgu yargıcı, Dacco’nun south braintree olayına karıştığına hemen kanaat getirir. Olayın olduğu 15 Nisan günü “İtalyan” işe gitmemiştir. Bu andan sonra, iki adamın yalanlamalarına rağmen teşhis için tanıkların karşısına çıkarılırlar. Vanzetti ise daha önce başka bir davadan hapis cezası almıştır. Noel’deki bridgewater soygunu’nun sanığı olan tanıklar onu resmen teşhis etmiştir. Vanzetti mahkûm olur; 12 yıldan az, 15 yıldan fazla olmamak üzere hapis cezasına çarptırmıştır.
Vanzetti bu birinci dava yüzünden diğer mahkemeyi tutuklulara ayrılan bir kafesten izler. 1921 Ağustosu’nda aynı yargıç, dedham’daki mahkemede bu kez Sacco ve Vanzetti’nin idama mahkûm edildiği kararını okur. Sacco ile Vanzetti’nin adalet arayışı yıllar sürer. Bu süre içinde başka bir suçtan hapis yatan, Celestino Madeiras, soygunu ve cinayetleri Joe Morelli çetesiyle birlikte işlediğini itiraf eder ancak Amerikan adaleti aradığı suçluları önceden bulmuştur. Bu dakikadan sonra yeniden bir rota çizmesi gibi bir durum söz konusu değildir. Sacco ile Vanzetti’nin yargılanması artık bir soygun davası olmaktan çıkmış, onların siyasi kimliği üzerinden yürümeye başlamıştır. Politik görüşleri, hayata bakışları, Amerikan toprakları üzerinde asla yeşermesine izin verilmeyecek bir düşüncedir. Sacco ile Vanzetti’nin hayatlarına son verilmesinin temel sebebi de budur.

Sacco ile Vanzetti kimdir?
Mahkemeleri boyunca özellikle dünyanın yaşlı kıtasında adlarına kampanyalar örgütlenen, özgürlüklerine kavuşmaları için kıtanın yerinden oynatıldığı Sacco ile Vanzetti, iki İtalyan göçmen ve anarşistti. Her ikisi de 1908 yılında, “özgürlükler ülkesi” Amerika’ya daha iyi bir yaşam umuduyla gelmişti.
Sacco, Amerika’da çeşitli işlerde çalıştıktan sonra kunduracı olur ve evlenir. Bununla birlikte anarşist bir militandır. Amerikan hayat tarzına uyamayan Sacco, sosyal çevresinde İtalyanlarla görüşmeyi sürdürür. Annesinin ölümü üzerine Amerika’yı terk edip ülkesine dönmeye karar veren Sacco, tutuklandığı gün dönüş için hazırlıklarını tamamlamış ama düzenlenecek miting için de hazırlık çalışmalarında yer almıştır. İşte üzerlerinden çıkan bildiri bu mitingin hazırlığına ilişkindir.
Vanzetti ise sosyal olarak daha girişken ve entelektüel açıdan öğrenmeye aç bir kişidir. Bu karakter farklılıkları hapishane sürecinde de belirleyici olacaktır. Hapishaneyi ölümden daha korkunç bulan Sacco, akli dengesini kaybeder. Defalarca intihara teşebbüs eder. Vanzetti ise kendileriyle dayanışan insanlarla mektuplaşır, onları daha çok şey yapmaya yöneltirken, öğrenme sürecini ise hapishanede de olsa kesintisiz sürdürür.
“Bir proleterin hayat hikâyesi” adını verdiği çocukluk anılarını kaleme alır. ABD’deki işçilerin kitlesel desteğini arkasına alamadığını düşünen Vanzetti, idamından kısa bir süre önce bu konudaki üzüntüsünü dile getirir ve “Başka ülkelerde yapılanların yarısı burada yapılsaydı, biz şu anda özgür olurduk.” der.

Yedi yıl boyunca tüm sahtekârlıkları açığa çıkarılan mahkeme heyeti, idam kararını geri almamıştır. Sacco ile Vanzetti davası, tarihin simgeleşmiş, politik davalarından biridir. Geçmişte Sacco ile Vanzetti’yi politik görüşleri ve göçmen politikası gereği yürüttüğü yabancı düşmanlığı ile idam eden Amerika, siyahlara karşı da benzer komplo davalarını yürütmekten geri durmamıştır. Rubin Carter, döneminin dünya şampiyonu olmaya aday boksörüyken, asılsız suçlamalarla on yıllar boyu hapis yatmak durumunda kalmıştır. Bugün de Mumia Ebu Cemal, bunun en belirgin örneğidir. Hakkında iddia edilen tüm suçlar boşa çıkarılmasına rağmen, gerek kanıtlar yok edilerek, gerekse de görmezden gelinerek, idam cezası ertelenmek suretiyle hapiste tutulmaktadır. Amerikan demokrasisi budur. Amerikan dostlarının demokrasisi de bundan farklı değildir.

“Sacco, infaz odasına emin adımlarla girdi ve gardiyanın bir işareti üzerine elektrikli sandalyeye oturdu. Aynı anda, İtalyanca bağırdı: ‘yaşasın anarşi!’ sonra, bozuk bir İngilizceyle devam etti: ‘hoşça kalın karım, çocuklarım ve bütün dostlarım.’ ilk defa görüyormuş gibi, odaya, çevresine bakındı. Toplanan tanıklara, ‘iyi akşamlar beyler.’ dedi. Başına kukuleta geçirilirken İtalyanca mırıldandı: ‘hoşça kal anne.’

Birkaç dakika sonra odaya Vanzetti getirildi. Sakin ve dikkatliydi. Güvenli bir adımla odaya girdikten sonra, hapishane müdürünün ve üç gardiyanın elini sıktı. Elektrikli sandalyeye oturdu ve alçak sesle oradakilere konuşmaya başladı. ‘Size masum olduğumu söylemek istiyorum.’ dedi ağır ağır. ‘Ben hiçbir zaman suç işlemedim ama arada sırada günaha girmişimdir.’ başgardiyana dönerek, ‘benim için bütün yaptıklarınıza teşekkür ederim. Ben sadece bu suçlama için değil, bütün suçlamalara karşı masumum. Ben masumum.’ dedi. Tekrar durdu ve söylemek istediklerinin doğru anlaşılması arzusuyla, Vanzetti son sözlerini söyledi: ‘bugün bana yapılanlara dair bazı kişileri bağışlamak istiyorum.'”

Violeta Parra

Hayat sana teşekkür ederim!

166 Görütülenme
iaydinlar
Mayıs28/ 2013

Violeta Parra (Violeta del Carmen Parra Sandoval) 14 Ekim 1917 – Şubat 1967

Şilili folklor araştırmacısı, folk müzisyeni; şair, ressam, heykeltıraş, çömlekçi ve dokumacı. ‘Yeni şarkı’ (nueva canción) müziğinin tavır ve felsefesinin biçimlenmesinde en önemli role sahip olduğu kabul edilir.Şili’nin güneyinde, Chillán eyâletinde, San Carlos adında küçük bir şehirde doğmuştur. Gracias a la vida şarkısı Dünyaca ünlüdür.

Babası müzik öğretmenidir. Kendisinin gitarla eşlik ettiği annesinden, Şili geleneksel halk müziği şarkıları dinlemiştir. Çocukluğu boyunca Parra, sekiz kardeşiyle birlikte, taşrada yoksulluk içinde yaşar. Yüzündeki derin yaralar, çocukluğunda yaşadığı çiçek hastalığı yüzündendir. Dokuz yaşındayken Parra, gitar ve şarkı söylemeyi öğrenirken, henüz oniki yaşında kendine ait ilk şarkılarını besteler. Santiago ‘daki bir devlet okulunda öğretmenlik öğrenimi görür. Gençliğinde Şili devrimci hareketinin içinde yer alır ve Şili Sosyalist Partisi’ne üye olur. 1950’lerden başlayarak yıllarca And köylerini dolaşarak yerlilerle söyleşiler yapar, kayıtlar alır, eski folk şarkılarını toplar ve arşivler. Bu zaman diliminde bolero, corrido ve tonadalar bestelerken, barlarda, küçük dans salonlarında ve sirklerde sahneye çıkar.

1952 yılında Luis Cereceda ile evlenir, Isabel ve Ángel isimli iki çocuk Dünya’ya getirir ve müzik çalışmalarının büyük kısmını onlarla beraber gerçekleştirir

1967’de, sevgilisinden ayrılmasının ardından girdiği depresyon sonucunda intihar ederek yaşamına son verdi. İlk evliliğinden olan kızları İsabel ve Angel, bugün annelerinin müzikal ve araştırmacı tarzını sürdürüyorlar.

30’un üzerinde albümü yayınlanan Violeta Parra’nın tüm şarkıları içerisinde en etkileyici olanı ‘Gracias a la Vida’, Mercedes Sosa, Joan Baez, Claudia Lopez Bascuñan ve Maria Farandouri tarafından da seslendirilmişti.

Bir figuran gibi öldü. Kimsesiz, yalnız.

yadigar-ejder
ikarakas
Mayıs23/ 2013

Yadigar Ejder

Gerçek adı Yadigar Kuzudur. Türk sineması’nın en büyük karakter oyucularından biridir.

“Türk sinemasının dev adamı”  olarak bilinen sanatçı, 100’ün üzerinde filmde rol almıştır. Ne acıdır ki; ev kirasını ödeyemediği için Taksim parkında kalmak zorunda kaldığından, soğuktan ölerek 19 Ocak 1992 yılında henüz 44 yaşındayken aramızdan ayrılmıştır. Mezarı Kulaksız Mezarlığındadır. Kemal Sunal’ın neredeyse bütün filmlerinde rol almıştır.

İri gövdeli, uzun boylu yapısıyla filmlerde sürekli jönlerden dayak yerken izledik onu. O dayak yerdi, biz gülerdik. Kahramanımız gözümüzde büyürdü ona dayak atarken. O ise sesini çıkarmadan içtenlikle yerdi dayağını. Hep kötü bir babanın adamıydı yadigar. İyi insanlara saldırır, kötülüğe hizmet eder, haince kahkahalarla gülümserdi. Diğer figüranlar onun kadar iri olmadığı için onun dayak yemesinin ayrı bir anlamı olurdu.

Son zamanlarda işleri iyi değildi Yadigar’ın. İyice parasız kalmış, karnını doyurmakta güçlük çekiyordu. Tek göz bir odada kalıyordu. Buna rağmen kira parasını ödemekte güçlük çekiyordu. Bir gün evinden çıkardılar Yadigar’ı. Taksim parkında yaşamaya başladı. Bir gün bir banka uzandı. Uyudu, bir daha uyanmadı. Bir figuran gibi öldü. Kimsesiz, yalnız.