Bir şarkı söyledim hayatım değişti

263 Görütülenme
iaydinlar
Nisan15/ 2013

26.04.2003 Tarihli Çetin Alp Röportajı

Dünyayı Kurtaran Adam ve Turist Ömer Uzay Yolunda, zamanın en fazla dalga geçilen filmleri belki de. Şimdi artık kült mertebesindeler. ’80’lerin müziği giderek tüm dünyada yeniden üretilir, hatta partilerle, özel gecelerle ‘aynen’ anılır oldu. Banu Alkanlı, Serpil Çakmaklılı, Ahu Tuğbalı filmler o zaman görmedikleri saygıyı görüyorlar şimdi. 20 yıl önce çekilmiş hatıra fotoğraflarına bakar gibi, yaşamımızı dikizler gibi büyük bir iştahla izliyoruz o filmleri. Kimse oyunculuktan, yönetmenlik kriterlerinden filan söz etmiyor değerlendirirken. Bir dönem böyle geçti, istediğimiz kadar eleştirelim, kendimizi görüyoruz orada. Peki hepsi iyi güzel de, bir Çetin Alp kaldı galiba toplumsal belleğimizde aklanmayı bekleyen. Herkes huzura kavuştu, Çetin Alp’in 20 yıllık cezası bitmedi sanki. Ne zaman Eurovision dense akla gelen ilk sözcük: Opera. Ne zaman ‘kötü şarkı’ dense akla ilk gelen: Opera. Ve tabii beyaz takım ebisesi, derin gamzeleriyle koyu camlı gözlüklerinin ardından beyaz dişleriyle gülümseyen Çetin Alp. Türkiye bazı şeylerin üstesinden gelemiyor. Mesela enflasyon, altyapı sorunu, yolsuzluklar, eğitim… Bir de Eurovision. 20 yıl önce, 23 Nisan 1983’te Çetin Alp, Opera isimli şarkıyla sonuncu oldu. Operanın bizimle ne alakası var dendi, müzik şöyle dendi, bu şarkı mı gönderilir dendi. 20 yıl sonra şimdi de İngilizce – Türkçe tartışmasıdır gidiyor, hatta konu Meclis’te görüşülüyor. Ama hâlâ tüm eleştiriler Çetin Alp’e yöneltildi. Ne anırması, ne böğürmesi kaldı. Sonuçta ne oldu, Eurovision, 31 yaşındaki yetenekli bir şarkıcının hayatını kaydırdı. 20 yıldır çıkaramadığı bir leke olarak üzerine yapıştı kaldı. Peki mesela söz yazarı ve ‘Opera’ fikrinin mucidi Aysel Gürel’e aynı muamele reva görüldü mü? Besteci Buğra Uğur tüm köşe yazarları tarafından topa tutuldu mu? Hayır. “Valla,” diyor Çetin Alp, “Ben şarkıyı ilk duyduğumda sözleri yoktu. Bana romantik bir şey gibi gelmişti. Ben aslında romantik biriyim.”
Velhasıl durum şudur sevgili okurlar: Opera ve Çetin Alp, Türk popüler tarihinde şöyle ya da böyle yerini almıştır, lakin bu arada Eurovision, bir kariyeri bitirmiştir. Ve Türk milleti bu Eurovision meselesini ne yapacağını hâlen çözememiştir. Atsak atamıyoruz, satsak satamıyoruz durumu yani. Çetin Alp ortalarda yoktu, bu konuda konuşmak da istemiyordu. Kendisini Opera’dan 20 yıl sonra İstanbul Yenikapı’daki Gar Müzikhol’de bulduk. Görüştük, ardından sahnede izledik. Çıktı, alkışlar dindikten sonra piyanistine döndü, “Re majör abi,” dedi ve My Way’i söyledi. Fazla söze ne hacet…

Konu Eurovision, kürsü sizin, buyrun.
Ne desem bilmiyorum ki. Bir kere bu bir beste yarışması. Yorumcunun görevi, besteyi okumak. Benim seçme şansım yoktu ki. Şimdi mesela Sertab Erener’e sipariş verildi. Besteyi, sözü, hepsini kendi seçti. Bu durumda sorumluluk onundur. Ama benim böyle bir şansım yoktu. Burada eleştirilecek kimse önce besteci, sonra söz yazarı, sonra yorumcudur.

Sizin hiç mi kabahatiniz yok?
Ben gidip de orada canlı yayında detone olsaydım ya da şarkıyı kötü okusaydım o zaman desinler ki Çetin Alp söyleyemedi. Bana bir vazife verildi, ben de yerine getirdim, ama puan alamadı Türkiye. Neden hep Çetin Alp deniyor? Seyyal Taner de sıfır puan aldı, Semiha Yankı üç puan aldı. Ajda Pekkan, bir Fas 12 puan verdi de puan aldı. Burada hedef hep ben, hep ben. Beste nasılsa ben onu yorumladım.

Şarkıyı ilk duyduğunuzda sevmiş miydiniz?
Valla sözleri yoktu daha ben dinlediğimde. Önce böyle la la la diye söyledik. Ama yani çok da ince eleyip sık dokuyacak bir halim yoktu. 30 yaşındaydım, şarkı söylüyordum ve bu ülkede şöhreti yakalayacak en önemli fırsatlardan biri karşıma gelmişti. Eurovision’da birinci olmak demek star olmak demek Türkiye’de. Neco’lar, Nükhet’ler hepsini siliyorsunuz, birinci oluyorsunuz.

Müziğin zirve noktası mı yani?
O zaman Eurovision ‘vatan millet Sakarya’ydı. Şimdi kimsenin aldırdığı yok ama milli maçtan daha önemliydi. Ben Türkiye elemelerinden iki gün sonra Beyoğlu’na gittim, arkamda 40 kişi toplandı, trafik durdu. Şöhreti yakalıyordunuz yani.

1983 yılından sonra siz bir anda yok oldunuz ortadan. N’oldu?
Şöyle söyleyeyim. Yıllarca çalışıp emek veriyorsunuz, tırnaklarınızla bir yere geliyorsunuz. Sonra her şey unutuluyor bir bu hatırlanıyor. Bu işe batakhanelerde başladım. Beyoğlu’nun o eski Asmalımescit zamanlarında o köhne batakhanelerinde çalıştım. İftiharla söylüyorum.

“Beni antipatik yaptılar”

Müziğe ilk başlamanız nasıl oldu?
Ben bir kere çok ufak evlendim, mecbur kaldım. 17 yaşındaydım. Ailem zengin bir aile değildi. Babam çok ufak yaşta vefat etti, annem memur. Hem okuduk, hem çalıştık. Ders verdim vesaire. 60-65 yaşında kadınların
konsomatrislik yaptığı bir pavyonda elinde bas gitarla bir
tip düşünün. Cliff Richard’ın şarkıları, o dönemin moda İngilizce şarkıları…

Siz Darüşşafaka ve Robert Kolej’de okudunuz bildiğim kadarıyla…
Doğru. Amatör orkestramız vardı okulda. Sonra kademe kademe iş büyüdü. Türkiye’nin en önemli orkestra şefleriyle çalıştım. Şerif abi, rahmetli, Yüzbaşıoğlu. Sonra Zekai Apaydın, Yurdaer Doğulu’yla. Hilton Otelleri, Tarabya Otelleri…

Neler söylüyordunuz?
Benim sesim daha çok yabancı şarkılara uygun. Türkçe de söyledim ama aynı şey değil. ’70’li yıllarda Sezen Cumhur Önal’ın sözleriyle bir Yunanca şarkıyı yapmıştık, 45’lik. Benim ilk çıkışımdır. 500 bin sattı ve büyük rakamdı. Altın plak aldım ondan zaten. Son Defa Görsem’i yaptım, o da bir numara oldu. Ondan sonra o dönem hiç arabeske marabeske, fantezi müziğe rağbet etmedim. O furyanın dışında kaldım. Sahne hep devam etti. Suna’yla (Yıldızoğlu) ikili çalıştık. Al Bano – Romina Power tarzı. Sonra işte bu Eurovision olayı beni çok üzdü. Bir şeye emek veriyorsunuz sonra bir tekme yiyorsunuz bunun acısı uzun yıllar çıkmıyor. Ben bunu hak etmiyorum.

Herkes eleştiriliyor sonra yine bir işle gündeme geliyor. Sizin için böyle olmadı.
Mimlendik herhalde. Otoriteler Türkiye’deki en güçlü erkek seslerinden bir tanesi diyor. E kardeşim benlen, alıp veremediğiniz nedir anlamıyorum ki? Spor yazarları dahi saçma sapan yazılar yazdı. Bir ara küstüm tamamen. Bir buçuk yıl bıraktım müziği. “Lanet olsun” dedim.

İzleyen yıllarda başka yarışmalara da katıldınız.
1984’te Los Angeles’ta Song Contest’te dünya üçüncüsü oldum. 90’da Altın Orfe yarışmasında birinci oldum. Bunlar çok önemli şeyler. Johnny Logan ikinci oldu o yarışmada. TRT bir kamera bile vermedi oraya. Koca anfitiyatroda Türk bayrağı çekiliyor, iki bin tane Türk gelmiş hepsi ağlıyor, TRT yok bir çekim için.

Bugünün müzik piyasasını nasıl görüyorsunuz? Nereden nereye gelindi?
Valla şimdi şartlar çok değişti. Stüdyolar değişti. Eski şarkıların yeni versiyonlarını yapıyorlar. İyi şeyler de var. Tarkan’ı beğeniyorum, Sertab’ı beğeniyorum. Teoman kendi tarzında iyi, belli bir alıcısı var. Ama açıkçası şunu da söylemek istiyorum. Rahmetli Tanju Abi’den (Okan) bu yana şöyle güçlü bir erkek solist gelmedi. Şöyle baba bir şarkıcı çıkmadı. Klasik şarkıcılar vardır, Shirley Bassey, Frank Sinatra, Tom Jones ne bileyim. Şimdi hep traş, hep üç akorluk şarkılar. Doğrusu bu, yalan değil yani. Sonra televizyona çıkmak bir olaydı o zaman. TRT tek kanal, siyah beyaz. Denetim sırat köprüsü gibi. Ya şarkıcıya takıyorlar ya şarkıya. Adam diyor ki playback’te tenor saksofon detone. Halbuki kayıtta saksofon yok. Yok sözler sol içerikli, sağ içerikli… Sonra prodüktörler o zaman Ankara’da kral. Bir Erşan Başbuğ’la böyle karşılıklı konuşmak filan olay yani. Ayda bir televizyona çıkmak hadiseydi yani.

Son olarak, ne hissediyorsunuz şimdi tüm bu olanların ardından?
Yıllarca çalıştım emek verdim. İnanın o zamandan beri bunun etkisinden kurtulamıyorum. Benim müzik hayatımla oynadılar. Onunla da kalmayıp antipatik yaptılar beni…

Sertab birinci olabilir
Sertab Erener’in Eurovision parçasını dinlediniz mi?
Valla, o zaman “Operanın bizimle ne alakası var?” dediler. Şimdi de İngilizce bir parçayla gidiyorsunuz. E biz İngiliz miyiz? Sesine, yorumuna hiç lafım yok, çok saygılıyım.
Peki sizce ne yapar bu şarkı Eurovision’da?
Valla bence derece alacak, hem de iyi derece alacak. Avrupa’daki Türkler oy verecek bir kere. Bizim zamanımızda halk telefonla katılamıyordu. Ülke jürileri vardı. Şimdi böyle bir şans da var. Şarkıyı beğendim ben, bence birinci de olabilir.

Adı opera olsun!
Opera’yı ilk nasıl dinlediniz?
Buğra Uğur bana geldi. “Abi bunu okur musun?” dedi. Ben de “Tamam,” dedim. Sözler yoktu daha. Aysel Gürel’e gidildi. O da dedi ki “Senin bas bariton bir sesin var. Bu şarkının adı Opera olsun. Öyle yazalım sözleri,” Biz de “Olsun,” dedik. Bir aşk şarkısı da olabilirdi. Sonra TRT seçici kurulu bu şarkıyı birinci seçti. Kıyamet kopmasının sebebi de şu; Sezen Aksu katılıyor, o zaman en popüler zamanı, Coşkun Demir öyle, Beş Yıl Önce On Yıl Sonra öyle. Ben favori bile değildim. İlk beşe girsem benim için büyük başarı diyordum.

Suna gibisini bulamadım
Suna Yıldızoğlu’yla uzun yıllar birlikte yaşadınız.
Evet, dokuz yıl. Bunun sekiz yılı olabilecek en iyi ilişkidir. Düşünce olarak uyum, ten olarak uyum… Bir kere o bir İngiliz, çok temiz, çok düzgün, çok uyumlu bir insan. Arkadaşlarımız gelir, gece uzar, otururuz. Suna hiç içmez, ayda bir kadeh. Uykusu gelir, başı öne düşer ama gitmez, orada oturur. Yıllarca birlikte söyledik. Türkiye’nin en güzel mekânlarını dolaştık. Son bir yıl kötü geçmiştir. Benim kıskançlıklarım olmuştur. Boğuldu tabii kız. Yani ayrılmamızın kabahatinin yüzde 80’i bana aittir. Zaten sonradan pek çok kadınla birlikte oldum. Bir daha öyle bir ilişki, öyle bir insan bulamadım. Hâlâ konuşuruz arada. Avustralya’da yaşıyor şimdi.