Ben Sadettin Teksoy

sadettin-teksoy
iaydinlar
Mayıs07/ 2013

Magazin programları ile meşhur olan Sadettin Teksoy, aslında yıllarca savaş ve polis muhabirliği yapmış, hatta zamanında Saddam’la ilk röportajı gerçekleştirmiş kişi. TV programlarında salladığı parmağı, kutupta namaz kılması, sırların ve gizemlerin peşine düşmesi ile tanıdığımız Sadettin Teksoy ile 2005 yılında yapılmış röportaj.

Siz kendinizi ne olarak tanımlıyorsunuz? Gazeteci mi, araştırmacı mı, canavar uzmanı mı?
Ben kendimi gazeteci olarak tanımlıyorum. 33 yıllık bir geçmişim var. Araştırmacı gazeteciyim. Köşe yazarlığı da yaptım. Ama bu program, 24 saatimin 20 saatini aldığı için köşe yazarlığı yapamıyorum. Hakikaten yorucu bir iş. Biraz bu taraftan bakmak lazım. Bir Sadettin Teksoy var ama diğer bir Sadettin Teksoy’u da ben omuzlarımda taşıyorum.
O taşıdığınız Sadettin Teksoy nasıl biri?
Ağır, çok ağır. Her şeyime dikkat etmek zorundayım. Gece yaşamım yok benim, her şeyim işim. Mutlu bir yuvam var. 17 yaşında bir çocuğum var, bu yıl üniversite sınavlarına girdi. Ben hümanistim. İnsanları çok seviyorum, kırmamaya çalışıyorum.
Biz sizin isminizi, programlarınızı yıllardır biliyoruz. Bizim için bir nevi kült olmuş programlar.
Teveccühünüz.
Ama arkasındakileri pek bilmiyoruz. ’33 yıllık geçmişim var,’ diyorsunuz ama hep son dönem işlerinizle tanıdık sizi. Biraz eskiye dönsek, nerelisiniz mesela?
Trabzonluyum. Köküm Trabzon’dan geliyor. Doğum yerim İstanbul. Annemin ve babamın da. İlk, magazin muhabiri olarak başladım, Haftasonu’nda. Sonra Hürriyet’in istihbarat servisine geçtim. Polis muhabirliği yaptım, savaş muhabirliği yaptım. Irak-İran Savaşı döneminde, 18 kez iki tarafa gittim, geldim. Humeyni’nin İran’ı adlı, 14 gün süren bir dizim olmuştu.
Saddam’la röportaj yapan ilk Türk gazeteci de sizdiniz değil mi?
Evet.
İrtibata geçmek zor olmadı mı?
Elbette kolay olmadı. Beni beklemiyordu ki Saddam Hüseyin.
Nasıl görüşmeyi başardınız?
Gazetecilik hünerlerimi kullanarak. “Bu dünyada parası olan konuşur, savaşı biz kazanacağız,” demişti. Hürriyet de sürmanşet yapmıştı o dönem. Daha sonra havalimanı muhabirliği yaptım. 1992’de Star televizyonuna geçtim. Önce özel haberler yaptım. Güneydoğu’dan çok haber yaptım, PKK dönemi. Yaptığım haberler çok izlendi, konuşuldu. Şimdi televizyonda haber maksimum bir dakikadır; benim haberlerim beş, sekiz dakika gidiyordu. Hatta haberlerimin arasına reklam giriyordu. Çok tutulunca programa yöneldim. ’94 yılında Teksoy Görevde adlı programa başladım. 217 bölüm yayınlandı. Çok sayıda ödül de aldım.

‘Kesinlikle rol yapmıyorum’
Geçmişinize bakınca, ağır bir gazetecilik hayatınız olduğu görülüyor. Şimdi ise sırlarla, metafizik olaylarla ilgileniyorsunuz. Nasıl oldu bu değişim?
İşte seviyorum ama Melis yani. Bilinmeyen beni çekiyor.
Bulduğunuz sonuçlar sizi tatmin ediyor mu?
Tatmin ettiği için, program haline getirip yayınlıyorum.
Peki programlarınızda…
Siz nasıl tanıyorsunuz Sadettin Teksoy’u?
Yani… Komik.
Neden?
Programlarda alaycı bir tavrınız var. Ama gerçekten böyle misiniz, yoksa bu şovunuzun bir parçası mı bilmiyorum.
Bakın, samimi söylüyorum, programda kesinlikle rol yapmıyorum. Nasıl konuşuyorsam şu anda aynı şekilde konuşuyorum. Yürümem de aynı. Birçok yerden bunu duyuyorum. Neysem, ekranda da aynıyım.
Peki kendinizi bir izleyici olarak değerlendirseniz ne düşünürsünüz?
Ben işimi iyi yaptığıma inanıyorum. İzleyiciye birçok şeyi verdiğime inanıyorum. Şu anda yaptığım da bir kültür hizmeti. Kaç televizyoncu Yıldız Sarayı’nda, Ayasofya’da çekim yapmıştır? Ben yaptığım zaman ses getirdiğine inanıyorum, ki getiriyor. Topkapı Sarayı’nın her tarafı sır. Bunları işliyoruz. Sadece İstanbul olarak düşünmemek lazım Türkiye’yi. Ağrı’daki vatandaş da öğrenebiliyor Ayasofya’daki gizemi bu sayede. Ben
şimdi soruyorum buradaki görevli arkadaşlara. ‘Günde 20-30 kişi geliyor,’ diyorlar. Binlerin gelmesi lazım.
Öyle değil mi?
Tarihe çok meraklı mısınız?
Çok seviyorum.
Nereden mezunsunuz?
Vefa Lisesi mezunuyum.
Üniversite?
Gitmedim. Hep zamanla yarıştım ben, o yüzden olmadı.
Şu meşhur “Sakata gelmeyelim,” nereden çıktı?
Hep söylerim. Arkadaşlarımla da konuşurken, “Sakata gelmeyelim,” derim.
Çekimler esnasında ‘sakata geldiğiniz’ oldu mu hiç?
Yok gelmedim. Ama bir kere Karadeniz’de nehirden geçerken, düştük. Mikrofon su alacaktı ama almadı.
Neden kutupta namaz kıldınız?
Kutupta da namaz kılınabileceğini ispat ettim işte. Şöyle bir açıklık getireyim. Benim yaptığım her program konuşuluyor. Niye? Ben Star televizyonunda, haber merkezindeki arkadaşlarıma da şunu söylüyorum, ‘Yapan varsa, gelip yapsın.’ Ben bir Hac belgeseli yaptım, Star 18 kez yayınladı. 18 kez izlenme rekoru kırdı. Başka televizyonların muhabirleri, ekipleri gidip yaptılar ama Sadettin Teksoy’un yaptığı Hac belgeseli hâlâ konuşuluyor.
Neden peki? Ne farkı var?
Bilmiyorum. Ben birçok şeyi verdiğime inanıyorum. Sadettin Teksoy’da bir şey var herhalde. Ben halkın anlayacağı dilden konuşuyorum. Bütün mesele bu.

‘İnsanları çok seviyorum’
Bir de sizin şu parmağınız meşhurdur.
Bitti artık, şimdi baston var.
Nereden çıktı bu baston?
Baston bir görsel efekt. Benimle bütünleşen. Görsel efektin dışında, her baston kalktığında, ‘s’ harfi oluştuğunda bir sır verecek anlamına geliyor.
Sadettin ‘s’si değil mi o?
Sadettin’in ‘s’si ve sırrın ‘s’si. İyi mi?
Güzel. Nereden buldunuz bunu?
Programdan önce düşündüm. Bir buçuk yıllık bir ön çalışması oldu. Daha yapacağımız çok şey var da, Allah ömür verirse yapmaya çalışacağız.
Dindar mısınız?
Allah’a inancım sonsuz ama ibadet de gizli, kabahat de.
Mutlu bir insan mısınız?
Ben insanlara hep pozitif yaklaşırım. Karma felsefesine inanıyorum. Pozitif yaklaştığım için insanlar da bana, negatif olsa bile, pozitif yaklaşıyorlar. Mutluyum. İşimi çok seviyorum, eşimi, oğlumu çok seviyorum, hepsinden ötesi insanları çok seviyorum. İnsanları kırmamak için ben kırılıyorum. Ama insanları çok seviyorum.
Hayvanları?
Hayvanları çok seviyorum, ağaçları çok seviyorum, çiçekleri çok seviyorum. Papağanım var, adı Zühtü. Bıcır Gıcır var muhabbet kuşları, üç köpeğim, bir kedim var.
Başınıza gelen, unutamadığınız bir olay var mı?
Adam geliyor, “Sadettin Bey, beş dakikanı alabilir miyim? Sana öyle bir haber vereceğim ki, Türkiye değil, dünya yerinden sarsılcak.” Çekiyor beni bir kenara, “Ya,” diyor, “ben 17 yıldır Sultanahmet’te kiracıyım, ev sahibimle bir sorunum çıktı…”

‘Da Vinci Şifresi’ni çürüttük’
Sırların Efendisi nasıl ortaya çıktı?
Programın ön hazırlığı bir buçuk yıl sürdü. Program tamamen akademik bilgi yüklü ve bilimsel temele dayalı.
Nasıl?
Mesela, herkes Ayasofya’nın önünden geçiyor ya da ilkokulda gruplar halinde geziyorlar. Ama biz Ayasofya’nın içindeki gizemleri, bilinmeyenleri verdik. Yok satan, 17 dile çevrilen Dan Brown’un Da Vinci Şifresi’ni çürüttük.
Nasıl çürüttünüz?
Bilimsel temele dayalı dedik ya, Ayasofya’daki sekizinci taşın altında kutsal kâse var, Hz. İsa’nın kanının döküldüğü kutsal kâse. Hz. Meryem Ana’nın giysileri var, Hz. Musa’nın asası var. Hemen bana şöyle bir soru yöneltebilirsin, Hz. Musa’nın asası Topkapı Sarayı’nda sergileniyor. Ama ben de derim ki, İsrail’de de yedi tane Hz. Musa’nın asası var.
Hangisi gerçek?
Gerçek olan sekizinci taşın altındaki.
Nereden biliyorsunuz bunu?
Açıklıyoruz işte programda. Yarın ikinci bölümü yayınlanacak. Şimdi programın özü şu. ‘Voice over’da geçen anlatım bire bir doğru. Benim anonslarımda hep bir mesaj var. Tarihi mesajlar var. Hep bir sırrı çözüyoruz. Burada (Yıldız Sarayı) Abdülaziz dönemini işliyoruz. Hâlâ çözülememiş bir sır. İntihar mı etti, öldürüldü mü? Yani Sırların Efendisi, Türkiye’de bugüne kadar yapılmamış olanı yapıyor. Çok zor bir işe giriştik. 30 kişilik bir ekibimiz var. Allah’ın izniyle alnımızın akıyla çıkacağız. Devamlılığı olacak bunun.
Peki bu sırları açığa kavuştururken, hangi kaynaklardan yararlanıyorsunuz?
Çok sayıda tarihçi, akademisyen var.
Kimler mesela?
İsimlerinin açıklanmasını istemiyorlar. Proje danışmanımız Ümit Aslanbay var. İnsanlar bu programı izlerken hep bir bilgiyle karşılaşacaklar.
Peki sizin bu sırlara olan merakınız nereden geliyor?
Seviyorum. Bir kere mesleğimi seviyorum. Sevdiğim işi de iyi yaptığıma inanıyorum. Gizi seviyorum. ‘Bir giz vardır bizde, bizden öte,’ diyorum.

‘Hakikaten lanetli bir yermiş’
Sizi en çok cezbeden, sırlarla dolu yer neresiydi?
Nazca’da Ölüler Vadisi diye bir yer var. İnsanlar, ana rahmindeki gibi mumyalanmış ve açıkta duruyorlar. Yola çıktık rehberimizle. Yanlış yola girmişiz. Yollarda hep bariyerler vardı, onları geçiyorum, geçiyorum, devam ediyorum. Bir yere geldik, araba çöle gömüldü. Çıkamadık, kaldık orada. Sonra 12 km. yolu gecenin o karanlığında yürüyerek döndük. Gidemedik yani oraya. Hakikaten lanetli bir yermiş, orası beni çok etkilemişti.

‘Biraz arabeskçiyim’
İşiniz dışında neler yaparsınız?
Çok iyi bir film izleyicisiyim.
Sinemada mı yoksa evde mi?
Evde. Yalnız bir ortamda izlemeyi seviyorum. Çok kitap okuyorum.
Neler okuyorsunuz?
Genelde tarihi kitapları çok seviyorum. Osmanlı dönemi.
Müzik?
Biraz arabeskçiyim.
Öyle mi? Kimi seversiniz, Orhan Gencebay’ı mı?
Orhan Gencebay’ı gençliğimde severdim, o biraz yozlaştı gibi. Şimdi İbrahim Tatlıses, Müslüm Gürses.
Konserlerine gidiyor musunuz?
Zamanım yok. Elbette gitmek isterim. İbrahim Tatlıses’in, Müslüm Gürses’in, Gülben Ergen’in konserlerine gitmek isterim ama insanın yaşamında her istediği olmuyor. Zamanla yarıştığım için gidemiyorum. Cem Karaca hayranıydım gençliğimde, Barış Manço…

‘Suudi prensi oldum’
Muhabirlik yaptığım dönemde kılık değiştirirdim. Seyyar satıcı oldum, elma sattım. Laf olsun diye değil. O seyyar satıcı ne yaşar, ne eder, onu görmek için. Gittim, halden elma aldım. Kaça alıyorsun, satıyorsun? Vatandaşların davranışları nedir? Bir dönem Arap akını vardı. Onların yaşadıklarını gözlemleyebilmek için Suudi Arabistanlı prens oldum. Beyaz entariyi giydim, yanımda güya peçeli eşim, onunla Kapalıçarşı’ya gittim. Oradaki satıcıların davranışlarını gözlemledim. Nasıl kazıklandığımı gözlemledim. Bunları verdim.
Sonra gazetede yaptıklarımı televizyonda yaptım işte. Hepsi bu, that’s it.

 

Etiketler: